Cevaplar

2012-11-14T22:52:06+02:00

Bahar Hikayeleri

1939 yılında Çığır Kitabevi tarafından basılan kitapta sekiz hikaye yer alıyor. Arabistan çöllerinde geçen "Esma'nın Aşkı" adlı hikayesi, geleneksel edebiyata, daha çok da "Leyla ve Mecnun"a bir gönderme niteliğinde. Kenan Hulusi, sözlü edebiyatın bu aşk destanını yeniden ele alıyor ve kendi döneminin aşk teması çerçevesinde yeniden yaratıyor.

Kenan Hulusi Koray'ın özgün yanı olarak vurguladığım korku türüne ilişkin ise üç hikaye var kitapta. "Tuhaf Bir Ölüm", zor durumdaki hastalara kan vermesi ile tanınan Hüseyin'in ölümüyle başlıyor. Ceset'te ne yara ne de boğulma izi vardır. Üstelik bir kokma, bozulma belirtisi de görülmez. Kasabalılara göre Hüseyin hala sağdır. Ondan kan alan hastalardan biri olan ve hastahanede yatan bucak müdürü, Hüseyin'in kanının hareketini hisseder damarlarında. Bu duygu kendinden geçirir onu. Bir gece yarısı Hüseyin'in hayalini görerek bayılır; başı yarılmış, Hüseyin'in verdiği kan akıp gitmiştir. Bir daha onun bahsini hiç bir şekilde açmayacaktır müdür bey...

Vampir mit'ine bir gönderme gibidir "Gece Kuşu" hikayesi. Bir doktorun ağzından iletilir olup bitenler. Kayseri yakınlarındaki Gülmescit köyü muhtarının kızı bir yarasanın saldırısına uğramıştır. Yaralı kızla ilgilenen doktor, kızın çevresinden ayrılmayan yarasayı vurur. Ne var ki, bir uçuruma düştüğünü gördüğü yarasa, ertesi gün yaralı haliyle gelip kızın evinin önüne yatmış, kendini toprağa yapıştırmıştır. Bir hafta boyunca kızı tedavi etmeye çalışır doktor. Ölümcül bir yarası olmadığı halde, yarasa öldüğünde kız da ölür.
Gotik bir atmosfer

"Kavaklıkoz Hanında bir Vaka", korku türündeki hikayelerin en başarılısı. Kenan Hulusi, günümüzde sayıları da, konaklayan müşterileri de iyiden iyiye azalmış geleneksel bir mekanı; bir hanı, Gotik edebiyat ustalarını kıskandıracak kadar ürkütücü bir atmosfere büründürüyor. Dışarıdaki şiddetli tipiden bile daha soğuk bir havası var hanın. Loş ışıklar, taş duvarlar, sürekli harlatılması gereken ateş, koridordan gelen ayak sesleri ve hanın geçmişindeki kötü vakalar, ister istemez ölümcül bir olayın gerçekleşeceğine ilişkin beklenti yaratıyor okuyucuda. Krishnamurti'nin vurguladığı gibi, "sözcükler korkuyu çağırıyor"....

Bilinenden bilinmeze bir yolculuk demişti korku için Krishnamurti. Kenan Hulusi'nin öyküsünü -ve birçok klasik korku öyküsünü- etkileyici kılan neden, tam da bu belirsizlikte yatıyor. Güvenli -bilinen- yaşamın bir an dışına çıkıp başka bir kente/kasabaya giderken, yolunuz -kötü hava şartları dolayısıyla- "bilinmez vasıtalarla uğursuzluğu kulağınıza gelen Kavaklıkoz hanına" düşerse, artık bilinmeyenin sınırlarına girmişsiniz demektir.

Dışarıda gece ve tipi, handa ise "kızıl bir deri avuçlarına yamanmış gibi duran, pos bıyıklı, göz kapaklarının altında şiş yağ tabakaları ile" Kavaklıkoz hancısı vardır. "Kavaklıkoz hancısı ateşin tam karşısında oturuyor, geceyi handa geçirecek misafirler gözleri ara sıra ateşte, çok kereler de hancının gözlerine dikilmiş onu dinliyorlar". Gece boyunca hancının elleri giderek daha çarpıcı bir hal alırken, insan bedeninin -"Frankenstein" ya da "Dr.Jekyll ve Mr. Hyde" gibi metinlerde de korku motifi olarak kullanılan- bu parçasının neden dehşet uyandırdığı sorusu geliyor akla.

Hikayede ne cinler, ne vampirler, ne sapık katiller var. Kenan Hulusi, Anadolu'nun "modern" hayattan uzak bir coğrafyasının bilinmezliğinden yaratıyor ürpertiyi. Dikkat edilecek olursa, yazarın diğer hikayeleri de aynı tema etrafındadır. İstanbul'dan uzaklardaki Anadolu hayatına yabancılığın, bir entellektüel üzerindeki etkisidir aslında bu ürperti. Tıpkı Poe'nun, Lovecraft'ın kendi toplumsal korkularının üstesinden gelmek için karabasanlar, düşler ve sanrılarla dolu hikayeler yazmaları gibi, Kenan Hulusi'nin hem tanımak istediği hem yakınlaşamadığı Anadolu ve Anadolu insanı da bu tarz korku verici metinlere neden oluyor.

0