Cevaplar

2012-11-28T10:02:58+02:00

inlerce yıllık tüketim ve işlenme kültürüne sahip olan kakaonun en rafine halidir çikolata. Esasında öyle bir tattan bahsediyoruz ki, eski zamanlarda aristokrat bayanların soyluluk nişanı, 800 farklı çeşide sahip olan bir lezzet deryası ve Vatikan’ın bir zamanlar afrodizyak etkisi yüzünden günah ilan edip yasakladığı bir tat aslında çikolata ve bu enfes tadın binlerce yıllık öyküsü ilk olarak Latin Amerika’da başlar. Mayalar kakao bitkisini yetiştiren ilk uygarlıktır ve efsaneler ile bezeli, aynı oranda da kutsal bu ağacın meyvelerini hem dini hem de kültürel aktivitelerinde kullanırlar. 1502’de Guanaja’ya ayak basan Kristof Kolomb’un da büyülü iksiri tatmasıyla birlikte Avrupa toplumları da bu lezzetle tanışmaya başlayacaktır. İspanyollar tarafından aslında köpüklü ve acı bir içecek olarak Avrupa’ya getirilen kakao, o günkü Avrupa aristokrasisi içerisinde hızla yayılır ve birçok kent soylu kişi Avrupa’nın farklı noktasında çikolatanın o enfes lezzetini alışkanlık haline getirir.

Çikolatanın bugünki lezizliğine ve katı şekline ulaşması ise 1847 yılında Joseph Fry’ın küçük atölyesinde bir parça kakao yağını şeker ile bulayıp bir kalıba dökmesi sayesinde olur. Yüzyıllar boyunca yapım tekniği değişmeden kalan kakao, bir gurmenin elinin dokunuşuyla en güzel halini alır. Yani aslında modern anlamda çikolata, sanayi devriminin ve getirdiği yeniliklerin bize bir hediyesidir. Çünkü küçük bir atölyede dikkatli bir şekilde en güzel tadı arayan Joseph; Hollandalı çağdaşı Von Houten’in üretmiş olduğu, kakao yağını sıkıştıran ve kakaoyu dayanıklı çikolatalar haline getiren mekanik değirmenlerini kullanmasaydı bugün bu büyülü bitkiyi kim bilir nasıl tüketecektik? Ancak üretimi özen isteyen her keyifli tüketim maddesinin başına geldiği gibi çikolata da fabrikasyon üretimin olumsuzluklarından oldukça etkilenir. Bu sebeple, çikolatayı lezzet skalasında en başa oturtan el yapımı butik üretim bugün yükselen bir trend ve işinin erbabı eller tarafından Dünya’nın ve Avrupa’nın farklı noktalarında muhteşem bir lezzetle üretilen el yapımı çikolatalara, ince ve zevk sahibi dükkan stillerinin yarattıkları enfes atmosferler içerisinde ulaşmak artık mümkün.

İşte bu sebeple, emektarlarının tek tek elde ürettiği, içinde yüzyıllık gelenekleri barındıran ve hepsi birer mücevher kadar değerli çikolataların, muhteşem dükkan dekorasyonları eşliğinde çok özel kutularla tüketime sunulduğu noktalara şöyle bir göz atalım dedik. Kim bilir belki de afrodizyak, tat ve estetiğin peşine düşmeye yönelik bir gezi rotası için de ilham olur bu yazı. Batı Avrupa, çikolata ve kalitenin yan yana geldiği bölgedir. Kakao bitkisi ile en önce tanışmış olmanın getirmiş olduğu tecrübedir belki de bu ayrıcalığı getiren. Ancak bu bölgenin bazı şehirleri vardır ki çikolatayı bir sanat eserine dönüştüren ve yüksek kültüre armağan eden onlardır. İsviçre’nin Zürih Kantonu’ndan Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’e, Belçika’nın o muhteşem Brugge kentinden yüksek kültürün kalbinin attığı aristokrat Paris’e bu özel şehirler, çikolatayı sadece damak tadına yönelik bir obje olmaktan çıkarmış, onu tat ve estetiğin birleştiği enfes noktaya taşımıştır. En iyisini yapmak için en iyisini kullanmak gerektiğini bilenlerdir buradaki çikolata ustaları. Bu ustaların enfes çikolatalarını tatmak için butik mağazalara yolunuz düşerse işe öncelikle çikolatalara şöyle derinden bir bakış atmakla başlayın.

1 5 1
2012-11-28T11:25:51+02:00

Mustafa’yı seyrettiniz mi?

Evet, ama olumlu değilim. Ama benim değerlendirmelerim subjektif ve adil olmayacaktır. Çünkü ben de bu biyografiyi yazdım.

Ama siz de “İnsan Atatürk”ü yazmakta sakınca görmediniz?

Tabii ki yazılacak. Ben de aşklarını, ilişkilerini yazdım. Hatta sağ başparmağı içe basar, onu bile… Esirgediğim bir şey yok yani.

Ama…

Ama bunları “O bunu demiş, karşılığında bu da şunu demiş” diyerek verdim. Mesela Mustafa Kemal içki içiyor, hem de Harp Okulu’ndan beri. Ama ayyaş değildi. Günde bir kilo içmezdi. Öldür Allah gecede üç duble içebiliyor. Çünkü bir dubleden sonra alkol onu sarsıyor. Baş ağrısı çekiyor. Gündüz içmeye de karşı. O üç nedenden içer ki, Hasan Rıza (Soyak) başta olmak üzere bunu da herkese söyler: “Beynim 24 saat çalışıyor, beni uyutmuyor. Uyumam lazım” der.

Yani rahatlamak için?

Ayrıca yaşamı boyunca sindirim sorunu, peklik çekmiştir, onu rahatlatan tek şey de alkoldür. Bir de “Çevremi görüyorsunuz, ben içmeyim de kim içsin. Soframa geliyorlar, ama kimse rahat yanıt veremiyor ama alkol onları rahatlatıyor” der. Onların çok içmesine izin verir, ama kendisi sabaha kadar toplam üç duble içer.

Kemal Tahir gibi… O da uzun rakı sofralarında sürekli içer gibi görünür, bir iki-kadehle otururmuş.

Evet, Can (Dündar) orada yanılmış. Ama bunda kötü niyet aramıyorum. Para kazanabilmesi ve yurtdışında ödül kazanabilmesi için böyle bir belgesel yapması gerekirdi. Gerçek Atatürk’ü yapsaydı kimse ona ödül vermezdi. Çünkü o tür bir belgeselde devrimci Atatürk de Kurtuluş Savaşı da olmak zorundaydı. Ama Pamuk’un böyle bir zorunluluğu yok. O romanını istediği gibi yazabilir. Hatta bir başka romancı çıkıp cinsel tercihlerinin farklı olduğu üzerine bile yazabilir. Ya da bir başkası “9’u 5 geçe Mustafa Kemal’in kalbi durdu ve 6 geçe tekrar çalışmaya başladı” diye başlayan bir roman da… Buna da kurgu diyorlar. Gani Müjde’nin yaptığı gibi… Buna kim ne diyebilir? Ama iş belgesel olunca değişiyor.

Orhan Pamuk’un hiç mi haklılılık payı yok?

Var çünkü bunu için önce gerçek bir Atatürk filmi yapmak zorundayız. Kraliçe Elizabeth, Napolyon, Sezar gibi. Sonra detaylara girilirse problem olmaz. Şu an Atatürk’le ilgili hiçbir şey yok. O yüzden gerilim oluyor. Orhan Pamuk yazsın ama önce Şevket Süreya’yı, Hasan İzzet Dinomo’yu aşalım. Kimse o zaman Orhan Pamuk’a itiraz edemez. Çünkü o Orhan Pamuk’un Atatürk’ü olacaktır. Bu belgesele de itiraz edilemezdi, Can Dündar “Benim gözümden Atatürk” deseydi.

Diktatör müydü?

Kitapta bu konuda çok anı var. 1932… Tarih kongresi. Bir öğretmen gelir, elinde İtalyanca bir kitap. Paşam, “Bu kitapta size diktatör diyorlar, doğru mu?” diye. O da “Çocuğum diktatör olsaydım, bana bu soruyu sorabilir miydin?” der. Bu nasıl diktatör ki, tüm kararları kongrelerde almış, tüm savaşı meclisten yönetmiştir. İnsanlık tarihinde böyle diktatör mü var!

Son teşhis Kanser

Kitabınızda Atatürk’ün doktoru Mim Kemal Öke’nin hiç yayımlanmamış anılarından yararlandınız. Sizce alkole bağlı sirozdan mı öldü? Hepatit ihtimali yok mu?

Gelibolu Kara Muharebeleri 25 Nisan 1915’te başladı, 9 Ocak 1916’da bitti. Mustafa Kemal’in ayrılışı ağustosun sonudur. Gelibolu dediğiniz yerde siperlerin arası yedi-sekiz metreydi. Kokan insan cesetleriyle doldu. Aylarca o havayı teneffüs ettiler. Neyle beslendiler, hangi hijyenik koşullarda yaşadılar, nasıl suyu içtiler, hangi tuvalete gittiler? Bu adamların ömürleri gayri sıhhi ortamlarda geçti. Vücutlarında olmadık mikrop yoktur. Kitabı noktalamadan önce Cerrahpaşa’dan Çapa’ya, güvendiğim doktorlara sordum: “Son teşhisiniz nedir?” diye. “Bugün olsa kanser deriz” dediler.

O kadar duygusaldı ki “İyi ki çocuğum olmadı” derdi

Abdurrahman Tunçak öz oğlu olabilir mi?

Olasılık tanımıyorum. Bu tür nereye çekileceği belli olmayan konuşmaları da ahlaki bulmuyorum. Mesele benzerlikse eğer, Atatürk’e ikizi kadar benzeyen ve İzmir Suikastı’nda idam edilen subay Ayıcı Arif’e ne diyecekler? Tunçak’ın kızına tavsiye ediyorum, DNA testi yaptırsın. Böylece kendisi de kurtulsun, memleket de. Ayrıca Mustafa Kemal’in çocuğu olmazdı. Bundan kısırdı dediğim sanılmasın. Tıbbi kayıtlarda böyle bir şey yok. Çok duygusal biri. Mesela tayı ölür ağlar, köpeği ölür ağlar… Aslında her fırsatta ağlar köylü kadın ona peynir verir ağlar, iğde ağacını yerinde bulamaz ağlar! Bu yüzden kendisi “İyi ki çocuğum olmamış” der.

Arşivleri açmadılar

 

2 1 2