Soru

melikeseymaa kullanıcısının avatarı

hak, özgürlük, eşitlik ile ilgili kompozisyon

gönderen Melikeseymaa

Daha fazla açıklamaya mı ihtiyacın var? Sor!

Bu soruyu Melikeseymaa kullanıcısına sor...

Cevaplar

Cevaplar

nergizn2000 kullanıcısının avatarı
Nergizn2000 cevapladı

Genel ve eşit oy, temsil ve vekâlet, parlamenter ve meşruiyet gibi kavramlar olsun, hukuk devleti, bağımsız yargı, temel ve siyasal hak ve özgürlükler olsun, demokrasi denilen ilkeler ve kurumlar bütününü oluşturan ögelerin hepsinin temelinde iki ana kavram, bunların türetildiği iki öncül bulunur: Eşitlik ve özgürlük. Öncelikle de eşitlik. 

Modern çağ Avrupa siyasal düşünürlerinin ve tarih felsefecilerinin pek sevdikleri bir evrim genellemesi vardı: Eski Doğu toplumlarında yalnızca bir kişi özgürdür (despot); Eski Yunan’da yalnızca bazıları özgürdür (köleler dışındaki halk); Modern Batı’da herkes özgürdür (yurttaşlar). Tabii, bu görüş ancak kısmen doğruydu, çünkü üçüncü cümlecik gerçeği yansıtmıyordu. Kimin söylediğine göre İtalyan cumhuriyetlerinin, Fransız uygarlığının ya da Alman kavminin vardığı nokta idealize ediliyordu, ama yüceltilen zaman ve mekânda herkesin özgür olduğu savı bir mitostan ibaretti. Çünkü eşitlik düşüncesi insanoğlunun vicdanında tam yer etmemişti.
“Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” üçlemesine Fransız Devrimi’yle evrensel meşruiyet kazandıran liberal düşünce ise, gerçek yaşamda kardeşliği hiç gerçekleştiremezken özgürlüğü ancak sınırlı ölçüde gerçekleştirebildi, çünkü onun da eşitlik anlayışı yetersizdi. Özgürlüğü esas olarak “eski rejim’in sosyal ve ekonomik ayrıcalıklı zümrelerine karşı burjuvazinin ticaret, girişim ve mülkiyet serbestisine indirgeyen, eşitliği de asıl kendi politik konumunu pekiştirecek bir hukuksal eşitlik (kanun önünde eşitlik) olarak gören burjuvazi, siyasal eşitlik (genel ve eşit oy hakkı, tek dereceli seçim vb.) konusunda ise ayağını, yerine göre, 100-150 yıl sürüdü. Ekonomik eşitlik ve sosyal eşitlik’ten sözetmek, (Rousseau’yu saymazsak) yine sosyalist düşünceye düşecekti. 
Zaten kapitalizmin iç mantığı ve değerler hiyerarşisindeki birincil ögeler de (sermaye, kâr, mülkiyet) ekonomik ve sosyal eşitliğin tam bir açılımına engeldi. Hatta rekabetçi kapitalizmin atomistik bireyciliğinin mantıksal uzantısı doğrudan doğruya ekonomik eşitsizlik idi. Örneğin Tocqueville istediği kadar insanların “manevi eşitliği”nden sözetsin, özellikle Kalvinist ve Protestan Hıristiyan etosunda “iş ve mülk”, başarılı ve Tanrı katında “seçilmiş” bireyin ödülü ve ölçütüydü. Sosyal Katolikler’in lâfta kalan “bu dünyadaki” dayanışmacılığı, ortodoks olmayan Hıristiyan mezheplerinin ve öteki “kurtuluş dinleri”nin “öbür dünyada” eşitlik vaad eden, hatta varsılla yoksulun yer değiştireceği sözünü veren afyonlayıcı eşitlik anlayışları ise zaten akılcı düşünceye uzak şeylerdi. 
Kapitalist “ruh”un varabileceği en ileri noktanın ancak solidarizm ve sosyal refah devleti mitosları (ve kısmi uygulamaları) olabileceği görülürken, İslâmiyet’in eşitlik ve kardeşlik anlayışı da hiçbir zaman “zekât’ın, “adalet dairesi”nin ve bireyin “haddine göre hakkı”nın ötesine geçemedi (dünya nimetlerine önem vermeyen çileci tasavvuf tarikatları ayrı konu). Doğu ve Uzakdoğu dinleri ise, belki Budizm hariç, yine kast sistemlerine meşruiyet veren “haddine, yani sosyal konumuna göre hak” ilkesini benimsediler.

  • Yorumlar
  • Şikayetim var!
  • Teşekkürler (5)
  • oy ver Seviye: 3, Oylar: 8

Yorumlar

Bu cevap için yorumunu buraya yaz...