Cevaplar

En İyi Cevap!
  • Eodev Kullanıcısı
2012-12-03T18:50:11+02:00

 21. yüzyılın başından bu güne kadar, bilimdeki gelişmeler ile birlikte, önceki bilgilerimizin de kökten denilebilecek kadar çok büyük değişikliklere uğradığını görüyoruz. Bu değişimlere etken olan, Özel ve Genel görecelik teorileri, Kuantum Fiziği, Hologram ve Moloküler Biyoloji'nin ileri sürdüğü kuramlardır.

 

            Konuyu felsefi bakış açısından ele alıp sunmaya çalışacağım. Bu konuda beni yüreklendiren etken, kuramsal bilimin de bir yerde felsefe ile iç içe oluşudur. Çünkü felsefi düşünce, bilimsel tezleri yaratır, deney ise kanıtlar. Felsefe yine de bununla yetinmeyip sürekli konuyu irdeler, hiçbir şeyi kesin ve son olarak kabul etmez. ( Bu kuşkuculuk Descartes Mantığı ile karşılaştırılmalıdır. )  Bu görüş aynı zamanda bilimin temelidir ve buna Bilim Felsefesi adını veriyoruz

 

            Kuantum Fiziğini açıklayabilmek için zorunlu olarak Eiinstein'in Özel ve Genel Görecelik kuramına kısaca göz aymak zorundayız.

 

            1900 yılında Kuantun teorisini ilk ileri süren Max Plank'dır. Einstein 1905 yılında fotoelektriksel etki konusunu ileri sürdü. Bu konuda Plank'ın kuantum önermesinden yararlandı ve ışığın parçacıklara bölündüğünü savundu. Halbuki Plank başta olmak üzere tüm fizikçiler ışığı dalga biçiminde düşünüyorlardı. Sonuçta ışık kuantaları düşüncesini kullanarak fotoelektriksel etkiyi tamamlayan bir denklem kurdu. Daha sonraki gelişmeler sonucu FOTON kavramı kabul dördü. İşin en ilginç yönü Einstein Nobel ödülünü Görecelik Kuramıyla değil, ışık kuantasını önermesi sonucu aldı.

 

            Özel Görecelik Kuramına göre, uzay üç boyutlu özellik taşır ve zaman da bundan bağımsız varlığa sahip değildir. Einstein zaman  ve uzayın birbirleriyle ayrılmaz bir bütün olduklarını ve Uzay-Zaman denilen dört boyutlu sürekliliği oluşturduklarını göstermiştir. O halde, görecelik kuramı çerçevesinde uzay hakkında konuştuğumuzda, zaman hakkında da aynı anda konuşmamız gerekir. Bunu Newton'cu modelde göremeyiz.

 

            Yine Özel Göreceliğe göre, dünyanın tüm iyi bilinmeyen özelliklerinin kökeninde, tüm maddi nesnelerin hareketleri arasındaki Görecelik ve ışık hızının mutlak olduğunun karşılıklı ilişkisi yatmaktadır. Bu aynı zamanda zamanın göreceliğinin bir ifadesidir.

 

            Sezgilerimiz çelişkiye düştüğü için, uzay ve zamanın göreceliği bizi rahatsız eder. Özel görecelik kuramının dünyası, ancak ışık hızına yaklaşıldığında ortaya çıkar.

 

            Einstein tine 1905 yılında öne sürdüğü " Enerji ve kütlenin aynı şey olduklarını, birinin diğerine dönüşebileceği " savı, bir devrim niteliğindeydi. Gerçekte kütle ve enerji aynı şeyin farklı görünümleriydi. Bu yaklaşım, klasik fiziğin son temsilcisi Einstein'in modern fiziğin kapısını aralamaktadır.

 

            Genel Görecelik ise Özel Görecelik kuramına, kütlersel cisimlerin karşılıklı yer çekimini de içine almasıydı. Buna göre yer çekimsel güç, Uzay-Zamanı bükme ya da eğme özelliğine sahiptir. Bu da bir yıldız ya da gezegen şeklindeki kütlesel bir cismin bulunduğu bir yerde, onları çevreleyen uzay  biraz bükülecektir. Bu bükülme miktarı ise cismin kütlesine bağlı olacaktır. Bunu yanı sıra görecelik uzay ve zaman bir bütün oluşturdukları için zaman da mevcut maddenin etkisinde kalacaktır. Yani bir yerde evrenin diğer noktasına göre daha farklı bir hızda ilerleyecektir.

 

            Kuantum kuramı ise matematiksel formülasyondan sora bile, onun temel kavram ve tasarımları öyle kolayca kabul edilecek bir özelliğe sahip değildi. Çünkü bu kuramın yarattığı etki gerçekten de bilimsel savların yıkımıydı.

 

            Rutherford'un deneyleri, atomların sert ve parçalanmaz olmadıklarını, tersine içlerinde küçük parçacıkların hareket ettiği büyük boşluklardan meydana geldiğini gösterir. Buna göre atomaltı öğeler, ikili bir görünüme sahip soyut varlıklar gibidir. Onları bazen parçacık, bazen de dalga biçiminde algılamaktayız. Einstein, ışığın ve genelde elektromanyetik ışınımın yalnızca elektromanyetik dalgalar halinde değil aynı zamanda Kuanta'lar olarak da ortaya çıkabileceğini savunmuştur. Bunun sonucu olarak, atomaltı düzeylere inildikçe tam olarak belirli bir kesinliğe sahip olunmadığı görülüyor. Yani atomsal bir fenomenin nasıl gerçekleştiğini hiçbir zaman önceden belirli bir kesinlikle bilemeyiz.

 

1 5 1