Cevaplar

2012-12-04T21:58:45+02:00

Yüzyılımızın seçkin devlet adamları arasında en önde gelenlerden biri olan Winston Churchill (1874-1965) 1935 yılında bir sohbet sırasında, tanınmış Fransız yazarı Andre Maurois (1885-1967)’ya şu tavsiyede bulunur: “… Bakınız Mösyö Maurois, artık hikâye yazmamalısınız. Biyografi de yazmamalısınız. Bunları asla yapmamalısınız. Yapmak zorunda olduğunuz tek şey, günde bir makale, sadece bir makale yazmaktır. Her gün yazacağınız bu makalelerde aynı konuyu işlemelisiniz. Bu yazılarda, düşünebileceğiniz, çeşitli açılardan ele alarak işleyeceğiniz tek fikir şu olmalıdır: Düne kadar, dünyada en iyi durumda olan Fransız Hava Kuvvetleri, bugün niçin dördüncü veya beşinci sıraya düşmüş bulunuyor? Şimdiye kadar adı bile geçmeyen Alman Hava Kuvvetleri, nasıl oluyor da bugün dünyada en iyi duruma yükselmek üzeredir? Bu gerçekleri Fransa’da açıklayabildiğiniz, Fransızlara dinletebildiğiniz takdirde, bir kadının aşklarını veya bir adamın ihtiraslarını dile getirmekten çok daha büyük bir hizmet başarmış olursunuz.”1

Churchill’in bu ilginç tavsiyesinde, uygar bir toplum olarak kendi koşullarımıza göre, bizim de yararlanabileceğimiz bazı önemli dersler bulunduğu kanısındayım, örneğin, “12 Eylül Harekâtı” öncesi dönemde, Atatürk Çağını yaşamış, II. Dünya Savaşı gibi bir felâket çemberini ulusal bütünlüğü sayesinde aşmasını bilmiş milletimiz, nasıl oldu da, adeta millî birliği ve yurt bütünlüğü parçalanacak bir duruma geldi? Ulusumuzu, işlerlik kazanmış gerçek bir demokrasiye kavuşturmayı amaçlayan bugünkü çabalara; kişi, aile, kurum ve toplum olarak, payımıza düşen en iyi şekilde nasıl katkıda bulunabiliriz? Bu ve benzeri sorulara cevap ararken bana göre, her şeyden önce, “Tarihî kişiliği, ilke, inkılâp ve reformları” ile “Atatürk Gerçeği”ni kavramalı, çevremize kavratmalı ve bütün çalışmalarımızda bundan yararlanmalıyız. Bu yazı daha ziyade, Atatürk gerçeğinin önderlik yanını ana hatları ile açıklamayı amaçlıyor.

Ulu önder Atatürk’ün “Ne Mutlu Türküm Diyene!” özdeyişinde simgelediği, ulusal gururumuzun kaynağı Büyük Türk Milletinin, insanlık tarihinin derinliklerine uzanan köklü bir devlet geleneği vardır. Tarihî belgelere göre, çağlar boyunca gelip geçen bütün Türk devletleri çevrelerinde, bazıları ise evrensel çapta etkili olmuşlardır. Örneğin Fernand Grenard isimli bir Fransız tarihçisi tarafından, kuruluşu “… insanlık tarihinin en büyük ve en hayrete değer olaylarından biri…” olarak nitelenen Osmanlı Devleti (1299-1922), 600 yılı aşkın yaşamının uzun bir döneminde, üç kıtaya damgasını vuran bir “süper güç” olmuştur. Bu gerçeği bir yabancı tarihçi, 1878’de yayımlanan “Osmanlı Türklerinin Tarihi” adlı İngilizce eserde şöyle tanımlıyor: “… Uzun bir fetih zincirindeki bir dizi kesin sonuçlu zaferler, Türkleri askerî güçlerinin ve göz kamaştırıcı durumlarının doruğuna yükseltti. Parlak ve yüksek yetenekli 10 sultanın birbirini izleyerek yönetimin başında bulunması, Osmanlıları XIV., XV. ve XVI. yüzyıllarda çok büyük bir imparatorluğun sahibi kıldı. O kadar ki bu imparatorluk, Viyana kapılarından Babülmendep Boğazı’na ve Kafkaslar’-dan başlayarak Kuzey Afrika üzerinden hemen hemen Atlas Okyanusu’na kadar uzanan, dünyanın en zengin ve en güzel birçok bölgesini kapsıyordu…” Fakat bu üstün devlet, çeşitli iç ve dış nedenlerle zayıflaması sonucu, Çökme ve Parçalanma Döneminde (1792-1922), “Avrupa’nın Hasta Adamı” durumuna düştü. Buna rağmen XX. yüzyılın ilk çeyreğinde, özellikle I. Dünya Savaşında (1914-1918), silâhlı kuvvetleri ile, “Çanakkale, Kafkaslar, Iran, Irak, Filistin, Suriye, Galiçya, Makedonya ve Romanya” gibi çeşitli cephelerde, asker sayısı ve silâhça her zaman üstün durumdaki hasım kuvvetlere karşı yiğitçe çarpıştı. Bu arada, özellikle Çanakkale Cephesinde, I. Dünya Savaşının akışını ve süresini etkileyebilecek önemde başarılar da kazandı. Ancak, Türk Milleti ve ordusunun bunca fedakârlığına rağmen Osmanlı Devleti, nihayet yenilmekten kurtulamadı ve I. Dünya Savaşını izleyen kısa süre içinde de tarih sahnesinden silinmek zorunda kaldı, işte, her zaman ve özellikle şu anda derin saygı ile anmakta olduğumuz Ulu Önder Atatürk, yaşamının büyük bir bölümünü -38 yılını (1881 -1919) – çökmekte olan Osmanlı Devletinin içine düştüğü karmaşık ortamda “Mustafa Kemal” olarak geçirmiş, fakat bütün olumsuz koşullara rağmen, kazandığı askerî başarılar sonucu, “ulusal bir kahraman” olarak Türk halkı üzerinde engin bir prestij kazanmıştır. Böylece milletinin kaderinde hâkim bir rol oynayacak üstün nitelik ve yeteneklerinin ilk belirgin örneklerini vermek suretiyle, Türk toplumunun geleceği için bir umut ışığı oluşturmuştur. Nihayet herkesin her şeyden ümit kesmek üzere olduğu bir anda, bu umut ışığının kaynağı Mustafa Kemal, mensubu olmakla daima gurur duyduğu aziz milletine yön verici bir dehaya dönüşmüş ve Türk devlet geleneğini kanıtlayarak “Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti” içinde anıtlaşmıştır

0
2012-12-04T21:58:51+02:00

kurtuluş için her bireyin bilgilendirmesini dşnyordu

 

1 5 1