Cevaplar

En İyi Cevap!
2012-12-11T20:03:54+02:00

BABAMIN VERDİĞİ CEZA

Bir yaz günü idi, Galiba temmuz. Teyzemin Kanlıca'da oturan kızı, küçük oğ­lu Ali ile beraber bize misafir gelmişti.

Büyükler, ninemin odasına çekildiler. İki üç yaş kadar küçüğüm Ali ile ben de, soluğu doğru selâmlıkta aldık. Vapur iskelesi bitişik, deniz önümde, bana karışacak kimseler uzak. Bahçe her yaramazlığa müsait, havuzun içi kırmızı balık dolu. Bana ol­ta verecek, yem hazırlayacak, emirlerimi dinleyecek kayıkçı uşak hep orada. Ha­remde ne işim var benim?

- Gel seninle denizden su çekip boşaltalım Ali!

Annesi biraz evvel tertemiz, güller gibi giydirmiş kuşatmış. Kimin umurunda? Merdiven altında iki boş ilâç şişesi, dolapta bir yumak sicim bulduk. Haydi deniz ke­narına!

Aman Yarabbi! Boş şişenin suya batarken; "glu, glu!" diye verdiği ses. O ne keyifli şey! Hangi eğlencede bu tat var? Kendimizden âdeta geçmiş bir hâlde bir saat, bir buçuk saat bununla eğlendik, oyalandık.

Şişelerimiz dolup boşaldıkça, etrafımız, üstümüz başımız gerçi çamur içinde kalıyor; fakat sevincimize de son olmuyordu.

Nihayet, bu oyundan usandık. Canımız balık tutmak istedi. Dört dönüp, her yeri araştırdığımız hâlde, babacığımın özenerek vücuda getirdiği olta takımını ele geçiremedik. Kim bilir, benim şerrimden nerelere saklamışlardı?

Derken bir aralık vapur geldi, iskeleye yanaştı. Manevra esnasında dümenin bembeyaz köpürttüğü suları seyrettik. O da bitti. Vapur, çıkaracağı yolcuyu çıkar­mış; binecekleri bindirmişti. Memurla beraber biz de: "Tamam!" diye bağırdık. Va­pur da düdük çalıp iskeleden ayrıldı.

O aralık gözlerimiz orada duran simitçinin tablasına ilişti. Üst üste istif edilmiş çörekler, pandispanyalar, gevrekler, şekerli şekersiz simitler, ne güzel, ne iştah verici bir manzara idi! Her ikimiz de yutkunarak elimizde olmadan bakıştık. Her ikimizin ba­kışmalarında da aynı arzu okunuyordu.

Birimiz üşenmeyip de, hareme kadar gitse, istediğimiz parayı elbette alırdı.

Ben, hiçbir vakit böyle bir isteğin gerek babam, gerek ninem ve gerek dadı­larım tarafından reddedildiğini hatırlamam.

Öyle iken -çocukluk zahir- olduğumuz yerden kalkıp da, içeriye kadar gitme­ye mi üşendik, ne oldu? Yoksa, insanların fenalığa karşı tabiî meyli mi benim altı yıl­lık varlığıma, muhakememe gidip geldi?

Simitçi, tablayı tenha iskelenin üzerinde bırakıvermiş; öteki vapur zamanına kadar orada beklemektense kahveye gitmişti. Teyzemin oğluna:

- Ali, dedim; bak, tablanın başında kimseler yok. Haydi, simit çalıp yiyelim. Usulcacık iskeleye açılan sokak kapısının zenbereğini kaldırdık. Sağa sola ça­buk bir göz attık. Civarda bizi görebilecek fert yok. Her taraf tenha.

- Haydi Ali!

Çocuk, benim kendisini itmemle koştu, elini rastgele tablaya uzattı. Mini mini ovucunun alabileceği kadar, galiba dört tane yirmilik simitle geri geldi. İkimizde he­yecandan tıkanacak gibiydik.

İşlediğimiz suçun dehşeti elimizde olmadan içimize korku, yüreğimize çarpın­tı veriyordu. Çaldığımız simidi, kapıyı kapadıktan sonra, orada, bahçede yiyebilirdik. Kimsecikler görmezdi.

Lâkin hayır! Daha ziyade saklanmak ihtiyacını duyduk. Odada kanepenin al­tına girdik ve artık tamamıyla şuursuz bir hırs ve iştahla, çalınmış simitleri atıştırmaya koyulduk.

Aradan henüz iki dakika geçmiş, her hâlde simitler bitmemişti. Oda kapısı açıldı. Bizi arayan babamın sesi duyuldu:

- Nerede bu çocuklar?

Eyvahlar olsun! O anda yer yarılıp içine girmek istedim. Şaşkınlıkla, ufacık ayağımı kanepeden dışarıya uzatmışım. Babacığım gördü:

- Kanepenin altında ne işiniz var bakayım?

Oldu mu bize olanlar! Aynı zamanda bir el kanepeyi tuttu, kaldırdı:

O simitler nereden

çıktı?

...

- Söylesene, kim ver­di o simitleri size?

Bu sorunun cevabını bizim vermemize hacet var mı? işin gerçeği durumu­muzdan belli.

Lâkin tuhaf şey! Ne dayak var, ne azar. Ben bu sükûneti babamda ömrüm boyunca görmedim. Yaptı­ğım iş zararsız şey mi aca­ba?

Ertesi sabah, her vakitki gibi, iki kardeş babamızla kıra çıkıp bir gezinti yapmağa hazırlandık.

Kapıdan çıktık. İstinye koyuna doğru yürümeye başladık. Ben pek neşeli idim. Kırda koşacak, oynayacak, parlak kanatlı böcekler, narin yapılı tavşan bıyıkları top­layacaktım.

Gazinonun önüne gelince yüreğim "hop" etti. Bizim simitçi, tablasını sokağın ortasına koymuş, kendi de gazinoda nargile içiyordu. Ayaklarım birbirine dolaşma­sına rağmen, önüme bakarak oradan geçecektim.

Babam durdu. Beni eliyle yanına çağırdı ve cebinden çıkardığı gümüş ikiliği bana uzatarak:

- Bunu al! dedi; şu adama götür. Dün senden habersiz, tabladan aldığım dört tane simidin parasıdır, de, ver!

Götürdüm verdim. Fakat nasıl götürüp nasıl verdiğimi ben de bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, o günden sonra, benim malım olmayan eşyaya bir da­ha el sürmedim.

1 5 1
2012-12-11T20:05:00+02:00
Bir Yeninin Mağara Günlüğü

aslında bir şeyler yazma hikayem oldukça eskiye dayansa da; hatta bir zamanlar hayallerimden biri en iyi senaryo dalında bir gün bir ödül almak olsa da temirözü kampı için bir şeyler yazın dediklerinde durdum ve düşündüm kü yazmayalı çok zaman olmuş.

ama bir yerden başlamak lazım...

işte bu kamp ve burda hakkını teslim etmem gerek Nur’un yazısı, yeniden elime kalemi almamı sağladı. küstüğüm ve uzun zamandır yazmaktan korktuğum kalemim ve defterim şimdi önümde ve yazıyorum... (önce defterime yazıyorum, sonra bilgisayara yanlış anlaşılmasın lütfen...)

bazı insanlar daha güçlüdür diğerlerine göre, ne olacağını bilmedikleri şeylere daha kolay başlayabilirler; bazıları ise korkar ve kabullenir; bazıları ise arada kalmıştır. değiştirmek zorunda olduklarını bilirler; değiştirmek için çaba sarfederler; hatta bunun için çoğu zaman iki işi birarada yürütmeye çalışırlar. çünkü yaşadıkları hayat, değişim gerçekleşmeden çekip gidemeyecekleri bir hayattır. bu koşuşturmaca içinde öyle yorulurlar ki, artık neyin daha önemli olduğunu unuturlar. (biraz fazla dramatize ettim galiba, işte bu yüzden bırakmıştım ben yazmayı; hatırladım şimdi)

işte böyle bir arayış içinde tanıştım ben SAT’la ve MADAG’la... açıkça söylemek gerekirse ilk tanışma toplantısında hangi alt gruba giderim diye düşünürken MADAG kesin olmaz demiştim, o sırada MADAG’ın tam da istediğim şey olduğunu bilmeden söylenmiş bu sözü şimdi güzelce yutuyorum...

kamp öncesi... kamp kararı alındığında çok mutlu oldum... evet mağaraya gidiyorduk ve doğada tit yapma şansımız olacaktı... veeee tit çalışmaları başladı, kamptan önceki hafta üstüste 3 tit yapmış olsam da sanki haftalarca eğitim almışız hissi yaşadığım o saatlerden sonra ineganın içinde iniş yapacağımız yeri görünce ohaaaaaaaa dedim içimden (burda dışımdan da demiş olabilirim; pek net hatırlamıyorum..) burdan mı inecektik...açıkçası ilk inmeyi gözüm yemedi ve içimizden Nur bir cengaverlik yaparak ben inerim dedi... yürü Nur seni kim tutar, Nur’un inerken verdiği tepkiler de ayrıca oldukça aydınlatıcıydı...

Nur: ama burası genişliyor...

Emre, Menekşe, Baha ve Ben: heeeeeeeee aşağısı genişliyormuş...

ikinci olarak inme sırası bana geldiğinde, desandörle ilgili kısa bir tereddütten sonra (o konuyu da bir netleştirsek aslında, hangi desandörde problem var?), derin bir nefes ve iniş... hakkaten Nur’un dediği gibi iniş sırasında aşağıda bir genişlik var ve orayı ilk başta inmek baya entrasan oluyor... özellikle ayağını nereye koyacağını daha yeni öğrenen biz yeniler için; aslında doğada tit yapmak sanki yürümeyi yeni öğrenmek gibi... tek farkla düşersen kalkma şansın olmayabilir... bir de çıkması var tabi... 6 kişi için 4 takım olması sebebiyetiyle aşağıda bir süre (!) beklesek de indiğimiz süreden daha kısa sürede çıktığımızı düşünüyorum... (aslında bunu Baha’ya sormak lazım, bir de merak ediyorum toplam kaç kere iyisin diye sordun insanlara, ve kaçında cevap alabildin? lütfen bizi aydınlat...)

4’ü yeni 6 kişilik ekibimiz için (Fatih Şen, Menekşe, Emre, Baha, Nur ve ben) inip çıkmak oldukçaaaaa zaman aldığı ve ilk başta mağarayı bulmak biraz uzun sürdüğü için mağaranın içinde çok ilerleyemedik... ama buna rağmen ineganın içi çok etkileyiciydi ve o kısa sürede gördüklerimiz bile yeterliydi aslında, ya da en azından bir kez daha gitmek için yeteri derecede gösterdi güzelliğini bize... gideriz belki yine hem inegaya hem de içine giremediğimiz temirözüne... (ama bu sefer mağaranın önüne kadar arabayla mümkünse...)

bir gece önce şöförümüzün bizi yarı yolda bırakması, eşyalarla yürümek zorunda kalışımız, karanlık ve mağaraları görme şansımızın azalması nedeniyle Fatih Şen’in bulduğu uygun bir yerde kamp atmamız, sabah hazırlanan mağara çantalarına eksik yiyecek almış olmamız nedeniyle bütün gün sadece kayısı, elma ve portakal yememiz, tit malzemelerini iki ekip için ayırmamamız, ay ışığında sivas kangallarla dans edişimiz gibi talihsizlikler de olsa kamp çok eğlenceliydi... daha önce bir çok kez hem izcilik hem de dağcılık kamplarına gitmiş olsam da en güzel kamp MADAG’inkiydi...(yaranmak için söylemiyorum valla öyleydi...)

kamp ateşi başında durmuşun gazıyla Fatih Koç’un ateşe ardarda attığı otlar nedeniyle Nur ve ben bir çok kez yanma tehlikesi atlaksak da çok güzeldi... doğada odun ateşi nedeniyle zehirlenme tehlikesi yaşasak da çok güzeldi...bulgur pilavı ve türlü güzeldi... son gece yediğimiz sucuğun yağına ekmek banmak güzeldi...(bu arada son sucuğu bana bırakan arkadaşlar sağolun varolun...bu iyiliğinizi unutmayacağım...) bu kaya olmasa napardık diye Tolga’nın kayaya methiyeler düzmesi güzeldi...(keşke o kayanın bir fotoğrafını çekseydik, bir gece de olsa kahrımızı çekti o kadar...) durmuşun kahkahaları güzeldi... menekşenin her derdimize koşturması güzeldi...

bazen çok fazla anlam yükleriz yaşadıklarımıza, yüklenmeli midir, yüklenmemeli midir bilmem ama yarının nasıl olacağı bilinmezken anlam yüklemek lazım biraz da olsa yaşananlara galiba...devam edebilmek için yola...

1 5 1