Cevaplar

2012-12-12T18:59:36+02:00

Bu yazıda, "doğruluk" ve "gerçeklik" kavramlarının keşif nesneleri olarak görülmesi ile "ben" kavramının sabit bir nesne olarak tanımlanması arasındaki bağı Nietzsche'nin eleştirel bakış açısından ele alacağız. Amacımız, Nietzsche' nin eleştirisinden hareketle, akılcı gelenek içinde tanımlanan"özne, "öz", ve "töz"tanımlarının "ben" kavramıyla olan ilişkisini sorgulamaktır. Öncelikle, bu yazıda kullanacağımız terimlerin ve bu terimlere ilişkin kavramsal ayırımların ya da benzerliklerin kökenlerini görebilmek için özne, nesne terimlerinin felsefı kullanımlarını anımsamak gerekiyor.

Onaltıncı yüzyılda felsefe terimi olarak "özne" nin Aristoteles 'ten etkilenerek (hypokeimenon3) Alm. das Subjekt, Lat. Subiectum terimleriyle alta atmak, alta düşen , altta bulunan anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Bu terimin çeşitli kullanımları şöyle sıralanabilir:

1- Bir şeyin nereden geldiği, onu o şey yapan.

2- Niteliklerin taşıyıcısı, töz.

3- Mantık ve dilbilgisi açısından yüklemlerin taşıyıcısı.

Özne terimi, onyedinci yüzyıldan beri bugünkü anlamını kazanıyor; kendini ben olmayanın, nesnenin karşısında bulan, karşısına koyan, o nesneye bilme ve eyleme ereği ile yönelen olarak tanımlanıyor. Onsekizinci yüzyıla kadar bu terim niteliklerin ve durumların taşıyıcısı anlamında, töz olarak kullanılıyor.Nesne terimi ise (Alm. Gegenstand, Das Objekt; La. objectum: karşıda bulunan, karşıya konan anlamındadır) iki bağlamda kullanılıyor:

1- Kendisine yönelinen, düşünülen, tasarlanan, bilinçte düşünme nesnesi olarak düşünmenin karşısında bulunan şey.

2- Özne ediminin, bilincin kendisine yöneldiği şey; özne ediminden, bilinçten bağımsız olan gerçek nesne, dış dünyanın bir parçası olarak bilincin karşısında duran şey anlamında kullanılıyor.

Töz, (Alm:Substanz, Lat Substantia, Yun. hypostasis, hypokeimenon: altta bulunan demektir.) Değişen durumlar ve niteliklere karşı kalıcı olan , başka bir şeyle ya da başka bir şeyde değil, kendi kendisiyle varolan anlamındadır. Öznede değil, kendinde bağımsızca varolan, görüngülerin taşıyıcısı anlamında kullanılıyor.Yunancada ousia, einai terimleriyle ile varlık ve olmak üzerinden ilişkilendiriyor. Örneğin, Descartes tözü "varolmak için kendisinden başka hiçbir şeye gerek duymayan" (Descartes R.,Discourse on Method, VI,33 ve I, 102) olarak tanımlıyor. Descartes'a göre, düşünen töz ve yer kaplayan töz, mutlak töz olan Tanrı tarafından yaratılmıştır. Gerçekte sonsuz niteliğe sahip tek bir töz olduğunu ve bizim ancak ikisini yani düşünce ve uzamı bilebildiğimizi savunur. Onyedinci yüzyıl sonlarında Descartes’in etkisiyle "özne teriminin ruhsal yaşantıların taşıyıcısı, düşünen, tasarımlayan,' bilen, duyan, isteyen ben anlamında, ayrıca edimde bulunan eyleyen yapan anlamında kullanılıyor. Ayrıca Descartes'ın sisteminde içselliğin öznellik ile bağıntısı da, Kartezyen Ego'nun kendi varlığının kesinliğinin, kendi kendisinin düşünme fıilin dolaysız biçimde bilincine varma iddiası üzerinden kuruluyor.

Bizim bu yazıda inceleyeceğimiz noktalar, iki aşamada sunulacaktır: İlk aşamada ele alacağımız nokta, Descartes ’ın düşünce sisteminde tanımlanan "ben"in doğasının Nietzsche 'nin bakış açısından nasıl sorunsallaştırıldığıdır. Dolayısıyla ilk sorumuz şu olacak: Kartezyen düşüncede "ben" kavramı ile "bilgi", "doğru bilgi", "gerçeklik" "akılcılık", "öz", "özne", "nesne", "töz" gibi kavramların arasındaki ilişki nasıl kuruluyor ve hangi çerçeve içinde sabitleniyor? Sorumuzun yanıtını Nietzsche 'nin Batı metafiziği ve akılcılık geleneğine yönelttiği eleştiride arayabiliriz. Bu eleştirinin günümüzde yeni tartışmalar üretmesinin nedenlerinden biri, Batı geleneği içinde tanımlanan "ben" kavramının "doğruluk" ve "gerçeklik" gibi en temel felsefi kavramlarla bağlantılı olmasıdır. Bu konuda ilk sorgulanacak şey, insanın "doğru" bir yöntem izleyerek "doğru bilgiye" ve "gerçeğe" ulaşacağı inancının Batı metafiziğinin ve akılcılık geleneğinin bir önkabulu olmasıdır. Bu önkabuller çerçevesinde "doğruluk ve "gerçeklik" kavramlarının birer keşif nesnesi olarak görülmesi belirli bir "ben" tanımına-ya da birden çok tanıma- yol açmaktadır. "Ben" kavramını tanımlama ve sabitleme çabası Batı felsefe geleneğinde bir gereklilik olarak görülmüştür.

Oysa, felsefeye geleneksel çerçevenin dışından bakan Nietzsche'nin farklı bir savı vardır: "Ben" kavramının sabitlenebilir varlıksal bir statü kazanması dilsel, kurgusal hatta mantıksal kesinliğe sahip olabilir, fakat bunun zorunlu olarak "doğru bilgi" iddiası taşıdığını söylemek bir bilgi değil, inanç ya da istektir (Wille zur Wahrheit). Bu savı ilk bölümde sunmaya çalışacağız.

İkinci aşamada, birinci bölümde tartışılan "ben" kavramına Nietzsche 'nin getirdiği yorumu inceleyeceğiz; bu yorumu tartışmaya açmayı deneyeceğiz. İkinci bölümde, Nietzsche 'nin "ben"in kurgusallığa işaret etmesinin bu kavramın yadsınması veya yok sayılması anlamına gelmediğini göstermeye çalışacağız; Nietzsche'nin "ben" kavramına getirdiği alternatif perspektiflerin ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Bu da bizi şu soruya götürecektir: Nietzsche'ye göre tek olmayan, sabit olmayan ve farklı özellikleri birarada barındıran "ben" zihinsellik dışında nerede aranabilir?

 
0
2012-12-12T19:00:08+02:00
Gerçek nedir?

Gerçek nedir diye sorarken, belli bir konuda gerçeğin ne olduğunu sormuyorum. "Gerçeğin gerçeği nedir?" diye soruyorum.

'Gerçeğin gerçeği nedir sorusu?' paradoksal bir sorudur. Herakleitos'un (Sokrates'in değil) çok bilinen bir sözü gibidir: "Değişmeyen tek şey değişimdir." Şöyle ki, bu söz doğruysa, kendisini yanlışlar. Kendisini yanlışlar ama kendisini yanlışladığında kendisini doğrular. Burada bir karar verilemezlik durumu vardır.

Paradoks çoktur. Bunları paradoks yapan ise aslında şeyin şeysel doğasından (gerçeklikten demem gerekirdi ama şu an gerçeklik konusundaki yargımızı askıya alıyoruz, onu inceleyebilmek için) çıkmaz, gerçekliği kavramak üzere onu nesneleştiren dil'den çıkar. Yani paradokslar 'gerçekliğin' değil, dil ile 'gerçekliği' kavramlaştırmanın sonucudur.

Kuantum fiziğinde buna benzer bir durum vardır. Heisenberg'in 'belirlenemezlik ilkesi' diye bir ilkesine benzer. Buna göre, atom altı dünyada, ölçmeye çalıştığın şey ölçtüğün şeyi etkiler ve asla doğru bir ölçüm yapılamaz. Dil de öyledir, ele aldığı her şeyi bozar, şeyin biricikliğini yok eder, kategorileştirir, oluşsallığını durdurur, persektifi ile formunu değiştirir. Velhasıl onu bozar atar. Dile felsefe karışırsa, doğruluklar ya da hakikatler arar, dile ahlak karışırsa, iyilikler kötülülükler arar, dile din karışırsa tanrılar yaratır. Dile estetik karışırsa güzeller çirkinler yaratır. Oysa her şey neyse odurken, dil ile dile gelmek için, kendi kalıbı olmayan ve olamayacak kalıplara sokulur ve adeta imitasyon, fabrikasyon ve imajinasyon hale getirilir.

Ama bu insanoğlu için kaçınılmazdır. Çünkü ötekiler vardır. Öteki ile iletişime girmek için dil aracımız var. Eğer dünyada sadece tek bir insan yaşıyor olsaydı, bu insanın dili olmazdı. Ne iyi ne kötü ne çirkin ne hakikat olurdu. Ama başkaları var, canlılar var, içinde öteki insanların da olduğu.

Paradoksları yaratan dildir, yukarda değindiğim gibi, hakikatleri, doğrulukları yaratan da dildir.

Bu nedenle aslında gerçek diye bir şey yoktur. Hakikat diye de bir şey yoktur. Güzel de yoktur, çirkin de.

Bunların hepsi birer oyunun parçasıdır. Biz dil ile bunları yaratırız, neyin hakikat olduğunun, güzel-çirkin olduğunun normlarını, kurallarını -aslında baskı araçlarını- dil ile yaratırız ve sonra bunun arayışına gireriz. Kendi yarattığımızın farkında olmadan, sanki bizim dışımızda varmış gibi aramaya başlarız.

0