Cevaplar

2012-12-17T21:44:54+02:00

 

Tarihî gelişim

Atatürk’ün yetiştiği kültür çevresi ve sosyal ortam, sürekli mücadele içerisinde yaşamış, mücadalelerle yoğrulmuş, ruhları ve gönülleri zaferlerle bir uca, yenilgilerle diğer bir uca taşınmış, ezilmişliği kabul etmeyen, büyüklüğünü yitirmek istemeyen Türk insanının ortamıdır.

Atatürk’ün yetiştiği dönem, Türk milleti için, bütün değerleri ile birlikte var olmakla yok olmanın sınırında yaşanılan bir tarih kesitidir. Atatürk, yok olmamak için direnen, büyük olarak yaşamak için birçok değerlere sahip olan bu topluluğa mensup olarak dünyaya gelmiştir. Bu dönemdeki kadere getiren gelişmeler çok ilginçtir, Türk milletinin özellikleri ile açıklanabilir.

Yaşanan zamanın, bilinebilen bütün coğrafyası üzerinde binlerce yıl hareket halinde olmuş ve her devirde varlığını en az bir büyük imparatorlukla ve gerektiğinde yer değiştirerek bir başka coğrafya üzerinde sürdürebilmiş olması, Türk milletinin coğrafyaya meydan okuyuşudur.

Anadolu’yu ebedî yurt edinmek için haçlı güçlere karşı asırlar süren mücadeleler verilmiştir. Osmanlı, ne Anadolu’ya ne de Balkanlara geçici olarak yerleşmemişti. Balkanları da ana yurt olarak bilmiş, her karış toprağı için beş asır şehit vermişti. Büyük mücadelelerle kurulan dünyanın bu en büyük imparatorluğu, asırlarca kendi hukukunu ve adaletini geniş bir sahada egemen kılmıştır. Atatürk, asırlanmış gelenekleri, zaferleri, akıncıları, gazileri, şehitleri, gezginleri ve düşünürleri ile kök salınmış bu topraklardan milletinin sökülerek koparılmasını önlemeye çalışan, bütün bu büyük ve ağır yıkıntıya omuz veren şanssız, fakat ulu bir kuşağın çocuğudur.

Kurulan ve yaşamakta olan imparatorluk ve kurumları 3 yüzyıl önce çağına ismini vermiş bir büyüklükten geliyordu. İmparatorluğun dayandığı sentez medeniyet kendisini yenileme gücünü yitirmesinden itibaren, batı medeniyeti karşısında yenik düşmüş ve Atatürk’ün doğduğu tarihlerde kurtuluş için henüz bir çare bulunamamıştır.

Şüphesiz, bütün bu gelişmeler, yalnız İmparatorluğun içinde bulunduğu şartlardan değil, imparatorluğu yakından ilgilendiren dünyadaki yeni gelişmelerden, oluşlardan da kaynaklanıyordu.

Osmanlı İmparatorluğunda XVIII. yüzyıl da başlayan mütereddit yenilik hareketleri, zihinlerdeki soruyu çözememiş, ancak bazı fikir odakları oluşturabilmiştir.

1877 – 1878 Türk-Rus Harbi sonunda toplanan Berlin Kongresinde (1878) Sırbistan, Karadağ, Romanya imparatorluktan ayrılarak bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Eflak ve Buğdan Avusturya’ya bırakılmış, Bulgaristan’a muhtariyet verilmiştir. Batum, Kars, Ardahan Rusların eline geçmiş, Kıbrıs’a İngilizler yerleşmiştir. Fransa Tunus’u, İngilizler Mısır’ı sömürge sınırlarına dahil etmişlerdir.

Avrupada yaşanan Rönesans ve Reform hareketleri ve bunları izleyen bilim ve teknik alanlarındaki gelişmeler, yeni ham madde kaynakları ve bilinmeyenleri arama yolunu açmıştır. Aramalar gelişme sağlamış, gelişmeler ham madde ihtiyacını artırmış ve sömürge politikası gittikçe hızlanarak egemen olmuştur. Gelişmiş Avrupa’nın politik yapısı ham madde ve pazar için sömürge yarışına yöneliktir. Şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu, geniş toprakları, ham madde kaynakları ve pazar olmaya elverişli büyük nüfusu ile uygun bir hedef oluşturuyordu. İlmî ve teknik gelişmeden ekonomik sebebe, buradan politik gerçeklere ulaşan bu durum, Türklerin Avrupa’dan, hatta Anadolu’dan atılması gibi duygusal bir sebeple de güçlenmiş bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğuna yönelik ve “Doğu Sorunu” adı verilen bu politika başarı kazandıkça üçüncü dünya ülkelerini sömürgeleştirmek, işgal etmek kolaylaşmıştır. Türklerin Akdeniz hâkimiyetini kaybetmeleri, Hint Okyanusu’nda Portekiz savaşlarıyla üstünlüğü yitirmeleri batının işgal ve sömürgeciliğine yeni sahalar açmıştır.

Bu tarihlerde Meşrutiyete geçiş hareketleri canlı olarak yaşanmakta, sürekli olarak imparatorluğu kurtarmanın yolları aranmaktadır.

Atatürk’ün yetiştiği dönemde, 1877-1878 Türk-Rus Harbinin sonuçları ve Balkanlardan yüz binlerle göç eden, kitle halinde öldürülen Türklerin acı iniltileri henüz anılarda canlı olarak yaşıyordu. Bu çöküntülerle birlikte, üstün özelliklerin kıvılcımı Plevne ve daha sonra 1897 Türk-Yunan Harbi, henüz her şeyin bitmediğinin işaretleri, hayat belirtileri olarak güç ve ümit veriyordu.


Sosyal ortam

Arazi yapısının ve iklimin izleri bölgede yaşayan insanların davranışlarında görülür. Balkanların, özellikle Makedonya’nın sarp dağları, coşkun suları insanlarının kavgacı yapısı ile bağdaşır, bütünleşirler. Şehir ve ovalarda, her karış toprak için şehitler veren Osmanlı merkez gücü hâkimdir. Manastır ve kiliseler dağ eteklerine, kaçak ve haydutlar zirvelere çekilmişlerdir. Ovalara hâkim olanlarla dağlarda yaşayanlar uyuşmazlık içerisindedirler.

Osmanlı ile bölgeye gelen adalet ve sevgi, çeşitli dış etkilerle kin ve nefretin hâkim olduğu, ölümün, yok etmenin amaç edinildiği bir ortama dönüşmüştür.

Dağdaki eşkiya, yamaçlardaki kilisenin papazı, kin ve nefret dolu olarak ovalardaki asil güzelliğin ölümünü beklemekte ve çabuklaştırmaya çalışmaktadırlar.

0