Cevaplar

2012-12-20T15:58:18+02:00

 Birey merkezli sistemlerin öteki sistemlerden farkı, öncelikle insan olarak bireyleri mutlu etmeyi kendine hedef seçmiş olmasıdır. Sistem tüm bireyleri birer farklılık olarak görür. Yani dünyada altı milyar insan varsa, hepsi bir birinden farklıdır, bu altı milyar birey demektir. Kadın erkek olarak cinsiyet, ırk, dil, din, inanç ve düşünce gibi insanla ilgili öteki tüm farklılıkları ve doğayı da insanla birlikte ele alarak hareket eder. 

   Bireyin özgürleşmesi, kişiliğinin şekillenmesi, kendini geliştirmesi, edineceği değer yargıları ve mutluluğu, içinde yaşadığı toplumun aile, eğitim, ekonomi, din ve siyasetten oluşan toplumsal kurumlarına bağlıdır. Bu kurumların her birinin zaman içinde kalıplaşmış, tüm bireyler için bağlayıcılığı olan yargılama ve değerlendirme kuralları vardır. Birey merkezli sistemlerin, bireyleri toplumla birlikte ele alması da bu yüzdendir.

   Bireyler arasında, bireylerle farklılıklar arasında, farklılıkların kendi aralarında, birey ve farklılıkların toplumla aralarında çelişki ve çıkar çatışmaları yaşamaları doğaldır. Aynı çatışma ve çelişkilerin zaman zaman aile, eğitim, din, ekonomi ve siyasetten oluşan toplumsal kurumlar arasında bile benzeri çatışmalar olabilmektedir. Bu çatışmaları şu günlerde oldukça yoğun biçimde yaşamıyor muyuz? Siyaset kurumu dini alet ederek, aileye ve eğitime kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalışıyor. TÜBİTAK’ta evrim teorisi konusunda yaşanan sansür skandalı, bilimselliği dışlama girişimi olarak üzerinde çok ciddi biçimde düşünmeyi gerektiren bir husustur. Toplum olarak bu konuda yeterli tepki verememiş olmamız da ayrı bir üzüntü konusudur. 

   Bu güne kadar toplumların yönetimi konusunda oluşturulan sistemlerin merkezine, temel özneler olarak; tek başına üzerinde yaşanılan toprak olarak vatan, tek başına bir din veya ırk, tek başına sermaye veya emek, tek başına bir aile veya gücü elinde tutan bir kişi konuldu. Toplum ve devlet, sistemin merkezinde yer alan bu temel özneye hizmet edip korumakla görevlendirildi. Bu sistemlerin hiç biri toplumun tamamının çıkarlarını ve mutluluğunu hedeflemediği için, toplumun tümünü mutlu edemediği için, hep kendilerine birer düşman yarattılar. Hiçbiri kalıcı olamadı. Ömürleri gücü ellerinde tuttukları süre ile sınırlı kaldı.     

   Bu yanlış uygulamalar bilimin gelişmesini ve ürünlerinin paylaşımını da tekellere bıraktı. Toplumların sistemin koruması dışında kalan kesimleriyle kalkınmış ülkelerin sömürüsüne uğrayan ülke halkları bilimsellikten ve insan olmaktan doğan hakların mahrum bırakılmış oldular. Meydan bilimde ve sanayide gelişmiş ülkelere, tekelci sermaye mensuplarına ve onların küresel boyutta örgütlenip kurumsallaşmış hali olan emperyalizme kaldı.

   Uygar toplum olma adına, söylerken gururlandığımız “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkemizin, uygulamada geldiği noktaya bakınız. Şimdi sadece anayasamızda,  ulusal meclisimizin duvarlarında, ulusal bayram konuşma metinlerimizde kaldı. Millet artık egemen de değil, mutlu da. Sadece seçimlerde oy kullanıyor. Seçim öncesinde siyasilerin oylarını almak için verdiği sadaka ve seçim rüşvetleriyle yetinmek zorunda. Seçimden sonra aldıkları sadaka ve rüşvetlerin bir kısmının vergi artışı ve piyasa zamlarıyla geri alınması da cabası oluyor. Çağın gözdesi sayılan demokrasi hiçbir zaman millet egemenliğini sağlayamadı, farklılıkların garantisi olamadı. Toplumun tümüne huzur ve güven getiremedi. Sadece seçim yapılmasını ve seçimde en çok oyu alanın belirlenmesini sağlayabildi. Bir farkla bile olsa, en fazla oy alanın mutlak hâkimiyetini meşrulaştırmaya yaradı.

   Millet egemenliğinin yaşama geçirilebilmesi için gerçekleştirilmesi gereken iki husus var. Önce “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesine “milleti oluşturan tüm farklılıklara egemenlikte eşit olarak temsil hakkı sağlanacaktır” cümlesi eklenmelidir. Sonra da, bu ilkenin yaşama geçebilmesi için, “değiştirilemez” nitelikli yeterli yasal dayanak sağlanmalıdır. Seçim sistemi her farklılığa eşit miktarda temsilci (milletvekili) sağlayacak biçimde yeniden düzenlenmeli. Farklılıkların her biri siyasetin dışında etkin birer “sivil toplum örgütü” olarak örgütlenmeli. Gerekli görülen hallerde ve seçim dönemlerinin sonunda, bu örgütlere temsilcilerini değiştirme yetkisi tanınmalı.

   Aile, eğitim, din, ekonomi ve siyaset gibi toplumsal kurumların bilimsel gelişmelere ayak uydurabilmesi için dinamizme açık tutulması gereklidir. Bilimsel gelişmelerin gerisinde kalan toplumsal kurumlar, bu durağanlıklarını toplumun tüm kesimlerine yansıtarak, toplum içinde ve toplum kurumları arasında çatışmalara zemin hazırlamaktadır.

   Tüm insanlığın huzur ve barışa ulaşabilmesi bir süreç işidir. Bu süreç, bilimselliğin ve toplumsal kurumların gelişme süreçleri ile de paralellik taşımalıdır. Bu paralelliğin sağlanamadığı durumlarda gerçek anlamda hiçbir alanda küreselleşme gerçekleşememekte, bilimi kullanarak kalkınan toplumların geri kalmış toplumlar ve toplum kesimleri üzerinde tahakkümü ortaya çıkmaktadır.

   Küreselleşemediği için bencilleşmiş bir dünyada, bilimselliğin tüm toplumlara mal edilemediği, emperyalist güçlerce bilimselliğin tüm toplumlara mal edilmesinin engellendiği, bilim ve teknolojinin ürünlerinin paylaşılamadığı bir dünyada, aile, eğitim, ekonomi, din ve siyaset gibi toplumsal kurumların küreselleşmesini, bütün toplumlarda aynı ölçüt ve değerlerde buluşmasını beklemek, şimdilik bir hayal ürünü olarak görülebilir. Ama bu öngörünün şimdiden bir hedef olarak belirlenmesinin, bu doğrultuda hazırlanıp yola çıkılmasının bir sakıncası da olmasa gerek.

  

0
  • Eodev Kullanıcısı
2012-12-20T15:58:28+02:00

   Birey merkezli sistemlerin öteki sistemlerden farkı, öncelikle insan olarak bireyleri mutlu etmeyi kendine hedef seçmiş olmasıdır. Sistem tüm bireyleri birer farklılık olarak görür. Yani dünyada altı milyar insan varsa, hepsi bir birinden farklıdır, bu altı milyar birey demektir. Kadın erkek olarak cinsiyet, ırk, dil, din, inanç ve düşünce gibi insanla ilgili öteki tüm farklılıkları ve doğayı da insanla birlikte ele alarak hareket eder. 

   Bireyin özgürleşmesi, kişiliğinin şekillenmesi, kendini geliştirmesi, edineceği değer yargıları ve mutluluğu, içinde yaşadığı toplumun aile, eğitim, ekonomi, din ve siyasetten oluşan toplumsal kurumlarına bağlıdır. Bu kurumların her birinin zaman içinde kalıplaşmış, tüm bireyler için bağlayıcılığı olan yargılama ve değerlendirme kuralları vardır. Birey merkezli sistemlerin, bireyleri toplumla birlikte ele alması da bu yüzdendir.

   Bireyler arasında, bireylerle farklılıklar arasında, farklılıkların kendi aralarında, birey ve farklılıkların toplumla aralarında çelişki ve çıkar çatışmaları yaşamaları doğaldır. Aynı çatışma ve çelişkilerin zaman zaman aile, eğitim, din, ekonomi ve siyasetten oluşan toplumsal kurumlar arasında bile benzeri çatışmalar olabilmektedir. Bu çatışmaları şu günlerde oldukça yoğun biçimde yaşamıyor muyuz? Siyaset kurumu dini alet ederek, aileye ve eğitime kendi çıkarları doğrultusunda yön vermeye çalışıyor. TÜBİTAK’ta evrim teorisi konusunda yaşanan sansür skandalı, bilimselliği dışlama girişimi olarak üzerinde çok ciddi biçimde düşünmeyi gerektiren bir husustur. Toplum olarak bu konuda yeterli tepki verememiş olmamız da ayrı bir üzüntü konusudur.

0