Cevaplar

2012-12-21T17:45:47+02:00

Yıllardır uygar sözcüğünün nedense hep Batı sözcüğü ile yan yana olmasına özen gösterilmiştir. Uygar Batı deyimi, tabi ki bizlerin uygar sözcüğünden ne anladığımıza bağlı bir tanımlama. Çok yönlü bilgilenmiş ve bu bilgilerin özünü kavramaya çalışanlar için uygarlık kavramı çok farklı. Özü yitirme, sevgiye yabancılaşmaya karşın, elde edilen görüntüsel başarıların olumsuz sonuçları hemen ortaya çıkacak şeyler değildir. Bu gelecek kuşaklara çıkacak maddi ve manevi faturalardır. Manevi faturalar, bireysel ve toplumsal çöküntüler sonucu sevgisizliktir. Bunların doğurduğu panik ve bilinçsizlik, maddi yıkıntıların hazırlayıcısıdırlar.

 

Bizim kuşak “ doğa ile savaş “ sloganları ile yetiştirilmiştir. Şimdilerde, hem bunu bize öğretenlerden, hem de akıl yürütmeden bunları uygarlık ve insan üstünlüğü ya da gücü gibi gören bizlerden utanıyorum. Altmışına yaklaşırken, uygarlığın doğa ile savaş değil, UYUM olması gerektiğini daha bilinçli olarak kavrıyorum.

 

Batı’nın az gelişmiş diyerek, uygarlık sıfatını yakıştıramadığı bir çok ulusun doğa ile daha bir uyum ve barış içinde olduğunu, şimdilerde daha iyi anlıyoruz. Hatta ilkellik olarak gösterilen doğaya tapışın, düşünmesini bilenler için hiç de öyle basit ve ilkel olmadığını, birçok anlam içerdiğini yeni yeni kavrıyoruz.

 

Bilim olarak adlandırılan bilgi dallarının tümünde bir bağlantılar zinciri görebiliyoruz. Yakın zaman fiziğinde artık canlı, cansız diye bir ayırım olmadığı biliniyor. Tüm evren bir uyum ve bir iletişim içinde olduğu gibi, aynı zamanda devingen.

 

Batı bin yıllık karanlığından uyanırken o heyecanla, kendi dışındaki kültürleri inceleme zahmetine katılmadan ya da bile bile göz ardı etti. Çala kalem her şeyi ilk keşfetmişlik yanılgısına düşmüş, bilinçsizce onlara özenen uluslarıda yanılttı ve yanıltmaktadır.

 

Fakat fizik, kimya, biyoloji ve psikoloji alanlarında yapılan araştırmalarda, kendi yanılgılarını gördükçe şaşkına döndüklerini de görüyoruz. Öyle ki, ilk önceleri görmezlikten geldikleri, ilkel buldukları kültürlere yönelip, yanılgılarının nedenlerini araştıran bilim adamlarına az da olsa rastlıyoruz.

 

Sosyal ve bilimsel alanda uygarlık, “ insanın tüm algıladığı şeylerle bir bütün oluşturduğunu ve bunların birbirleri ile sorumluluk ve zorunluluk bağlarıyla bağlı olduklarının bilincidir.” Tıpkı insan beynini oluşturan milyarlarca nöron ve onları birbirine bağlayan sinapslar gibi. Bu nedenle dünyamızı devasa bir beyin gibi görebiliriz. Sonuçta doğaya yaptığımız her olumsuzluk tüm insanlığı etkileyecektir ve etkilemektedir.

 

Bu yüzden gelecekte insanlığı bekleyen ve kaçınılmaz yıkımları önlemek için, kurulan partiler, bakanlıklar ve dernekler yetersiz ve yüzeysel görülmektedir. Tek çıkış yolu, eğitimi ana okullarından başlatmak ve çevreyi koruma kurallarını Anayasa’da çok net, yoruma gerek kalmadan, siyasi partilerin çıkarlarına alet edilemeyeceği yer almasıdır.

 

Şuna inanıyorum ki, gelecekte savaşlar, doğayı tahrip edenle, buna karşı olanlar arasında olacaktır.

 

Şimdi gizemlerini bize sevgi diliyle açıklayan DOĞA’ya dönelim. Son yıllarda tanınmaya başlanan bilinçli metalleri ve konuşan yunusları başka bir gündemin konusu olarak bırakıp, bitkilere ve onların bizlerce gizem olan yaşamına kısaca göz atalım.

 

Bu konuda, benim için en zengin kaynaklardan biri olan, Peter Tompkins ve Christopher Bird’ün araştırmaları olan “ Bitkilerin Gizli Yaşamı “ adlı yapıttan, can alıcı noktalarının özetini aktarmaya çalışacağım.

 

 

“ Bir bitkiden daha önemli ya da Afrodit’i saymazsanız, bir çiçekten daha alımlı hiçbir varlık bulamazsınız. Gezegenimizde, insan yaşamının gerçek döl yatağı, DÜNYA ANA’I örten çimenlerdir.” Tümcesi ile başlayan bu yapıt, çoğumuzun ilk kez işittiği, bitkiler dünyası hakkında verdiği bilgilerle bizleri şaşkına çevirmektedir.

 

Son yıllarda insanlar, doğa ile uyumun zorunluluk olduğu bilincine vardıkça, doğa ile savaşın anlamsızlığı ve ortaya çıkardığı sorunlar daha iyi anlaşılmaktadır. Daha açık bir anlatımla, insan denen ve dünyamızda en gelişmiş varlık dediğimiz bu canlının gerçekte, görüş, işitiş ve hissediş yönünden ne kadar sınırlı kaldığı ortaya çıkmaktadır.

 

Bitkiler dünyasının özelliklerini kısa başlıklarla özetlersek, onların da bizler kadar, hatta bizlerden çok daha ileri duyuş, görüş ve hissediş özellikleri olduğunu görebiliriz.

 

 

BİTKİLER VE ALTINCI DUYU

 

 

Bitkilerle bakıcıları arasında bir iletişim olmakta ve bu iletişim kilometrelerce uzakta bile devam etmektedir. Aynı zamanda bütün canlılara karşı olumsuz düşüncelere tepki göstermektedirler. İş bununla da bitmemekte, lavaboya dökülen kaynar suyun kirli su borusundaki bakterileri öldürmesine bile tepki göstermektedirler. Bu deneyimler yaşamın temelinde bir tür hücresel bilinç yattığı düşüncesine yer vermektedir. Bu da insanda bu tür gözlemlerin, bir tür toplam belleğin hücre düzeyine kadar iniyor olabileceği düşüncesi yaratıyor. Bu nedenle, şayet bu yaklaşım doğruysa, beyin bir bellek depolama organı değil, yalnızca açıp kapa mekanizması olabilir düşüncesi olabilir düşüncesini ortaya çıkarabilir.

0
2012-12-21T17:45:50+02:00

http://www.dusuncegezgini.com/doganindili.htm

0