Cevaplar

2012-12-23T14:26:34+02:00

Dalga parçacık ikiliği, fizikte elektromanyetik dalgaların aynı zamanda parçacık özelliğine sahip oldukları ve parçacıkların da (mesela elektronların) aynı zamanda dalga özelliklerine sahip oldukları anlamına gelir. Başka bir deyişle, ışık ve madde aynı anda hem parçacık hem dalga özelliklerine sahiptirler; ne başlı başına bir dalga ne de başlı başına bir parçacıktırlar.
Klasik olarak madde ve parçaçık modelleri tahayyül edilebilen iki farklı varoluş tarzıdır. Işığın ve maddenin küçük taneciklerden mi oluştuğu, yoksa uzaya yayılmış bir dalga olarak mı görülmeleri gerektiği sorularının kökeni çok eskiye dayanır. 19. yüzyılın sonunda, kuantum kuramının gelişmesinden hemen önce J. C. Maxwell'in elektromanyetik kuramı ışık için çok sağlam bir dalga modeli sunuyordu. Aynı zamanda atomların keşfi ile maddenin küçük taneciklerden oluştuğu fikri de netlik kazanmıştı. Böylece ışık için dalga modelinin, madde için ise tanecik modelinin geçerli olduğu düşünülüyordu.
Kuantum kuramının gelişmesiyle, hem ışığın foton denilen taneciklerden oluştuğu hem de atomu oluşturan parçaçıkların aynı zamanda dalga özelliklerinin olduğu keşfedildi. Böylece ne ışık için, ne de madde için belli tek bir modelin geçerli olamayacağı görüldü. Her ne kadar insan tahayyülünün dışında da olsa, madde ve ışığın hem parçacık hem de dalga özelliklerinin bulunduğu sonucuna varıldı. Dalga parçacık ikiliği, madde ve ışığın bu ikili doğasına verilen isimdir.
Gerçekte dalga ve tanecik modelleri birbirlerini dışlayan varlık biçimleri olduğundan, bir nesnenin bir anda hem dalga hem de parçacık olarak görünmesi mümkün değildir. Dalga parçacık ikiliğinden kasıt madde veya ışığın belli koşullarda dalga, belli koşullarda ise parçacık özellikleri göstermesidir. Dalga olarak mı yoksa parçacık olarak mı görüneceği ise onun nasıl gözlemlendiğine bağlıdır. Madde parçacıkları, eğer konumunu ortaya çıkaran bir gözlemde bulunulursa parçacık gibi, momentumunu (hızını) ortaya çıkaran bir gözlemde bulunulursa dalga gibi görünmektedirler.
Maddenin bu ikili karakteri yalnızca atom seviyesindeki gözlemlerde (mikroevrende) ortaya çıkmaktadır.

1 5 1
  • Eodev Kullanıcısı
2012-12-23T14:26:43+02:00

Dalgacıklar hâlinde mi yayılır, parçacıklar hâlinde mi?

17. yüzyılda Huygens ışığın özünde 'dalgacık'ları görüyordu, Newton'sa 'parçacık'ları...

20. yüzyılın başlarında Niels Bohr ışığın ikili doğasını açıklar. Bu Danimarkalı bilimadamına göre, ışık bazen dalgacık, bazen parçacık gibi davranıyordu.

Böylelikle yeni bilimin paradigması Kuantum Mekaniği ile şekilleniyordu. Heisenberg'in 'belirsizlik' ilkesiyle birlikte bilimadamları doğa karşısında daha mütevazi davranmayı öğrendiler. Sürprizler bitmiyordu çünkü.

* * *

14. ve 15. yüzyılda Müslüman bilimadamları ışığın da, rengin de gerçek tanımının yapılamayacağını düşünüyorlardı, çünkü duyuyla algılanabilen ışığın ve rengin sadece cüziyatıydı.

Bilimadamları bu temel ilkeye karşın yine de ışığı tanımlamaya çalıştılar.

İlk tanım şuydu:

— Işık, saydamlığın -saydam olması bakımından- ilk yetkinliğidir.

İci'nin verdiği bu tanımı Seyyid Şerif Cürcanî şöyle açıklar:

— "Saydam olması bakımından" kaydına itibar ediliyor, çünkü ışık saydamlığın cismiyetinde veya başka bir şeyde yetkinliği olmayıp bizatihi saydamlığında yetkinliğidir. Yani saydam olarak saydamlığında...

Seyyid Şerif'in kısa bir hatırlatma yapmaktan kendini alamaz ve der ki:

— "İlk yetkinlikten (kemâl-i evvel) maksad arazî değil, zatî yetkinliktir."

Demek oluyor ki ışık saydamlığın varlığa gelişidir. İlk kemâli. Özü.

* * *

Peki kemâl-i evvel nedir?

Ne diyelim, modern bilimin terimleriyle büyüyenlere Allah acısın!

Aristoteles Fiziğinin en önemli kavramlarından entelechia (yetkinlik/kemâl) bugün ne yazık ki hikmet'ten çok hikemiyat sahasında kullanılmaktadır. Bu yüzden de bilimin değil, edebiyatın konusudur. Felsefe tarihinin...

Kısaca açıklamaya çalışayım: Doğal cisimlerin ilk ve özsel (zâtî) yetkinliğine kemâl-i evvel, buna mukabil ikincil ve niteliksel (arazî) yetkinliğine kemâl-i sânî denir. Sözgelimi insanın doğumla birlikte varolması (zatî varoluşu) onun ilk yetkinliği, yaşam boyunca tek tek niteliklerini gerçekleştirmesi (insan vasfını kazanması) ise ikinci yetkinliğidir. İnsanın kemâle ermesinden sözeden sûfîlerin kasdettikleri hep ikinci kemâldir. Varolmak bizatihi kemâldir çünkü.

* * *

Işıkla ilgili olarak Müslüman bilimadamlarının aktardıkları bir tanım daha vardır:

— Işık, görülmesi başka bir şeyin görülmesine dayanmayan bir niteliktir.

Bu tanım yapılırken ışığın renkle karşıtlığı dikkate alınmış. Çünkü renk görülmesi başka bir şeyin görülmesine dayanan bir niteliktir. Eğer aydınlık/parlaklık (müstenir) yoksa renk görülmez. Başka bir deyişle ışığın renge ihtiyacı yoktur ama rengin ışığa ihtiyacı vardır; zira ışık rengin varlık koşuludur.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da ışığın da, rengin de birer keyfiyet (nitelik) olarak görülmesi... Oysa modern bilim, sadece ışığı ve rengi mi, neredeyse tüm varlığı bir nicelik kümesi olarak görmekte.

Heisenberg'ci belirsizlik, gerçekte bir ölçüm belirsizliği idi. Örneğin elektronların konumunun ve hızının ölçümü...

Ölçemezseniz bilim yapamazsınız. Sayamaz ve ölçemezseniz... Doğa matematiğin diliyle konuşuyor, kendisini nitelikler yumağı arkasında saklıyor ama ölçüldükçe çözülüyor. Ölçülebildikçe...

* * *

Müstenir ışık veren, ışıltılı olan, aydınlık, parlaklık demek. İstinare de öyle. Aydınlatma, ışık verme edimi. Kökeninde nur var. Işık.

Ne ki ziya değil, nur... (Güneşin ziyası, ayın ise nûru vardır.)

Bilimadamları nur'dan değil, yukarıda görüldüğü gibi daha çok ziya'dan (zav) sözederlerdi. Nur ve istinare ise esasen metafizik bir çerçevede kullanılıyordu. Nitekim Kur'an'da bir 'Nur' suresinin olduğu hatırlanmalı.

Öncelikle ilk ayet: Allah(ın ayetleri) yerin ve göklerin nûrudur.

Bu nedenle biz ziya'yı bir kenara bırakıp, nur'la devam edeceğiz yolumuza.

Minare ile.

* * *

Menâre...

Müslüman mabedinin en sevimli eklentilerden biri.

Ezanın okunduğu yer.

Maddi aydınlatma, kandillerle aydınlatma mânâsında değil, bilâkis ezan-ı Muhammedî ile âlemi ışıtma mahalli... tenvir ve istinare makamı...

Müezzinlerin çağrılarının duyulması için ezanı döne döne okudukları yükseklik... Yani ışığın değil, sesin döndüğü yer... Sesle, seslenmekle ışıtma... Okumakla...

Ne ilginç değil mi Ezan da okunur, Kur'an da.

Sesin ışığı okumakla yayılır. İletmekle... Sözle...

İhmal edilen hakikatimiz.

Minareler şerefelerinden bu sesin ışığını yayarlardı bir zamanlar. Nisbet ve tenasübleriyle gözlerimizi, müezzinlerin çağrısıyla kulaklarımızı ışıltırlardı. "Haydi kurtuluşa" derlerdi. Oysa yarım asırdan bu yana politik birer simgeye dönüştü minareler... metafizik anlamını kaybetmiş bir fallik sembole...

* * *

Cumhuriyet minareleri, bilhassa 1960'lerden itibaren öz değerini ve anlamını kaybetmeye başladı. Minare yapımı halkın ve müteahhitlerin eline düşünce...

Daha çok, daha büyük, daha uzun, daha sivri ve güya daha gösterişli... ama her halukârda daha çirkin...

Fırsat bulunca bu konuyu uzun uzun ele almak niyetindeyim. Ancak o gün gelene kadar, lütfen ikisi de denizden görülen iki caminin siluetini karşılaştırmanızı istirham edeceğim.

Biri Süleymaniye Camii, diğeri (Maltepe'deki) Cumhuriyet Camii.

Birini Sultan, diğerini Halk yaptırmış.

Birini Mimar Sinan inşa etmiş, diğerini Mimar Saim Güner.

Biri 16. yüzyılın yapı tekniğinin ürünü, diğeri 20. yüzyılın yapı tekniğinin...

Garip olan şu ki ikisi de 16. asrın Fizik ve Astronomisinin metafizik sembollerini kullanıyor. İlki aslen, ikincisi takliden... İlki sanat, diğeri kitsch.

* * *

İmdi, ey talib, seni biraz üzeceğim, çünkü hakikati söyleyeceğim:

Cumhuriyet dindarlığı da aynen Cumhuriyet Camii gibi, çağının kimi çirkinlik ve zaaflarını üstlendiği hâlde, çağının kimi zenginliklerinden mahrum. Öncelikle estetikten.

Beton gibi.

Sert.

Sağlam, kullanışlı ama çirkin.

1 5 1