Cevaplar

2012-12-23T15:15:06+02:00

Atatürk ilkelerini incelediğimizde, bu ilkelerin Türk'ün yüksek karakter ve seciyesine tam bir uyum gösterdiğini görürüz. Mustafa Kemal, askeri görevleri ve katıldığı savaşlar neticesinde, ülkesini ve insanlarını çok iyi gözlemlemiş; kendisinden önceki yöneticiler gibi, yapılmaya çalışılan yenilik hareketlerinde, ne ülke insanından uzak kalmış, ne de 'halkın üstünde' bir tavır takınmıştır. Türk Milletine inanan ve Türk'ün yüzyıllardır bastırılmış olan karakterini ortaya çıkaran Atatürk; bu inançla ilkelerini uygulamaya koymuş ve başarılı olmuştur. Atatürk bu durumu, şu sözleriyle anlatmıştır:

"Arkadaşlar mazide, en büyük felaketleri ihzar (hazırlayan) eden bir mazide, çok derin mazilerde dahi, Türk Milletini benliğinden çıkaran bir teşkilat vardı ki, ona devlet ve hükümet teşkilatı derlerdi. Millet, hükümet teşkilatının zahiren esiri idi. Bu onun manzarai zahiriyesi (görünen manzarası) idi. Halbuki Türk, esaret kabul etmeyen bir Millettir, Türk Milleti esir olmamıştır.



Yalnız hükümet başka bir vaziyette kalmış, millet de hükümete bigane (yabancı) ve ondan müteneffir (nefret eder) bir vaziyette kalmıştır. İşte bunun için çok felaketler oldu. Fakat bunların tecelliyatı maddiyesi (meydana gelişleri) devlet, hükümet teşkilatı üzerinde oldu. Mahvolan devletler idi ve devlet ölmüştür. Fakat Türk Milleti görüyorsunuz ki, daha kuvvetli, daha şerefli olarak yaşamakta berdevamdır. Bugünkü hükümetimiz, teşkilatı Devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir teşkilatı devlet ve hükümettir ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında mazideki ayrılık kalmamıştır... Artık hükümet ve hükümet mensupları kendilerinin milletten gayrı olmadıklarını ve milletin efendi olduğunu tamamen anlamışlardır..." 

Cumhuriyetçilik

Cumhuriyetçilik, milli hakimiyete dayanan, çağdaş ve demokratik idareyi amaç edinen bir yönetim prensibidir. Bu ilke, devlet düzeni ve yönetiminde, belirli şahısların veya zümrelerin hakimiyetinin önlenmesi noktasında en sağlam teminattır. Öyle ki, bu ilke yara aldığında, artık milletin gerçek "hakimiyeti"nden söz etmek mümkün olmaz.

" ...Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu istihsal (elde etmek) için mebzulen (çok) kan döktük. Her tarafa kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müessesatımızı müdafaa için lazım olanı yapmaya amadeyiz." 

Atatürk, Milli Mücadele döneminde ve sonrasında, milletin hiçbir sınıra ve baskıcı uygulamaya bağlı kalmadan, tam bağımsız bir yapıya sahip olmasını istemiş ve halk yönetimini savunmuştur. Bu bakımdan Cumhuriyetçilik ilkesini, 'milli hakimiyet' prensibi ile birleştirmiş ve "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" diyerek, bu düşüncesini en açık bir biçimde ifade etmiştir.

Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'da kurulan hükümet sistemi, resmi adı Cumhuriyet olmamasına rağmen, aslında fiilen bir cumhuriyetti. Çünkü, halkın seçtiği bir temsilciler meclisi ile bu meclis denetiminde ülkeyi yöneten bir hükümet vardı. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra, Türk Devletinin yönetim şekli kesinlik kazandı; 29 Ekim 1923'te, Cumhuriyet resmen ilan edildi.

Cumhuriyet'in ilanından sonra ilk olarak, 1924 Anayasası'nın 1. Maddesine "Türkiye devleti bir Cumhuriyet'tir" hükmü konuldu. Daha sonra da, 1961 ve 1982 Anayasaları'nda bu hüküm korunmakla beraber, 1. Maddenin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin de önerilemeyeceği hükmü getirildi

Cumhuriyet Bayramı törenleri (29 Ekim 1927)

Anayasalar ile korunma altına alınan ve milli hakimiyet anlayışının bir sonucu olarak ortaya çıkan Cumhuriyet idaresinin önemi, Atatürk'ün şu sözlerinden de anlaşılmaktadır:

"Türk Milletinin tabiat ve şiarına (karakter ve adetlerine) en mutabık olan idare, Cumhuriyet idaresidir" 

"Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir." 
"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir." 

Yine Atatürk'e göre, Cumhuriyet anlayışında, düşünce serbestliği vazgeçilemeyecek prensiplerdendir.

"En büyük hakikatler ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir."
Ancak Atatürk'e göre "serbest düşüncenin" kendine has bir sınırı vardır. Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnan'a söyleyip yazdırdığı Medeni Bilgiler kitabında, bizzat kaleme aldığı "hürriyet" bölümünde şunları yazmıştır: "Hürriyet, insanın, düşündüğü ve dilediğini mutlak olarak yapabilmesidir." Mustafa Kemal Atatürk, düşünce-eylem serbestliğinin sınırlarının, devletin ve milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayacak, onları koruyacak şekilde olması gerektiğini aşağıdaki şu sözleriyle belirtmiştir:

"Ferdin birinci hakkı, tabii kabiliyetlerini serbestçe inkişaf ettirebilmesidir. Bu inkişafı temin için ise, en iyi vasıta, ferde diğerinin muadil (benzer) hakkını ızrar (zarar) etmeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi sevk ve idare etmeye müsaade etmektir...Bu haklara hürmet etmeyen siyasi cemiyet esaslı vazifesinde kusur etmiş olur, ve devlet mevcudiyetinin hikmetini ve manasını kaybeder...



CUMHURİYET YILLARININ İLK BAYRAMI
TBMM'nin 23 Nisan'daki açılış gününün "Milli Bayram" sayılması ve her yıl kutlanması için 1921'de bir yasa kabul edilmiştir. Sonradan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı adlarını alan bu bayramın dördüncüsü 23 Nisan 1924'te kutlanmıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa da o günkü bayrama ilk kez "reisicumhur" olarak katılmıştır.


0
2012-12-23T15:15:52+02:00

GENEL BAKIŞ:

Atatürk ilke ve inkılâpları, tam ve mükemmel bir bütündür. Biri ötekini tamamlar. Birini ötekinden ayrı düşünmek ve değerlendirmek mümkün olsa bile, doğru değildir.Çünkü akılcıdır. Bilimcidir. Gerçekçidir.

Atatürk ilkeleri’nin kaynağı inkılâplardır. Bunlara hâkim olan ruh ve zihniyet yapıcılık ve yaratıcılıktır. Gücünü gerçeklerden, akıl, bilim ve deney (teknoloji) üçlüsünden alır. Düşünce ile hareketi birlikte yürüterek başarılı sonuca ulaşır. Böylece; bilim ve gerçek, düşünce ve hareketle dengelenerek Atatürkçü ideoloji’yi oluşturur. Bunlar da sağlam temelleriyle yepyeni bir devlete ruh, şekil ve yön verir.

Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde inkılâpçılık, milliyetçi bir görüşten hareket eder. Bir tarih, bir kültür ve bir medeniyet ifade eder. Daha doğrusu topyekûn bir ilerleme, yenileşme ve çağdaşlaşmadır. Bir bütün olan ilkelerin motor gücü, enerji gücü de inkılâpçılık’tır; dinamizmi o verir. Bir yandan, yarattığı devleti güçlendirmeyi ve korumayı amaçlar. Öte yandan medenî dünyanın gidişine ayak uydurmayı sağlamaya çalışır. Ayrıca da, çağdaş medeniyetin üstüne çıkarak insanlık dünyasına hizmeti ideal edinir.

Çağımızda, bilimin gelişmesi karşısında; kültürden sosyal yapıya kadar hemen her şey gelişmekte ve değişmektedir. Bunun tek çıkar yolu ve yönü bir bütün olan medeniyeti benimsemektir. Daima, daha iyiye, güzele, doğruya ve mükemmele doğru yenileşmektir. Bu; kişinin, toplumun ve bir milletin güçlü ve haysiyetli yaşaması için zorunludur. Ancak, hayatın ta kendisi olan inkılâpçılıkla gerçekleşir.înkılâpçılık, en geniş anlamı ile millî kültür alanında etkisini gösterir. İleriye, daha mükemmel yürüyüş esasına dayanır. Düşünce ve hareketlik içinde ilerlemeyen bir kültür hayatiyetini yitirir.


İNKILÂBIN TANIMI:

Bu tanımı en güzel biçimde Atatürk’te buluyoruz. Atatürk diyor ki: “Türk inkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimesinin ilk anda işaret ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha geniş bir değişikliği ifade etmektedir. Bu günkü devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldıran, en gelişmiş tarz olmuştur.

“Millet, uluslararası genel mücadele sahasında hayat sebebi ve kuvvet sebebi olacak ilim ve vasıtanın ancak çağdaş medeniyette bulunabileceğini bir değişmez gerçek olarak prensip saymıştır.

“Netice olarak millet, saydığım değişiklik ve inkılâpların tabiî ve zarurî icabı olarak umumî idaresinin ve bütün kanunlarının ancak, dünyevî ihtiyaçlardan mülhem ve ihtiyacın değişme ve gelişmesiyle mütemadiyen değişme ve gelişmesi esas olan dünyevî zihniyeti hayatı boyunca devam edecek bir idare saymıştır.”

“Büyük milletimizin hayatının seyrinde vücuda getirdiği bu değişiklikler herhangi bir ihtilâlden çok fazla, çok yüksek olan en muazzam inkılâplardandır.”

Atatürk’ün görüş açısından İnkılâpçılık’a baktığımız zaman şunu görüyoruz. İnkılâp her hal ve şart içinde bir ilericilik, yenileşmek ve bir çağdaşlaşmaktır.Çağın gerisinde kalmış müesseseleri ortadan kaldırmaktır. Yerlerine de ileri, gelişmiş müesseseleri getirmektir. Bütün bu yenilikleri yaparken de milliyetçi ve medeniyetçi temellere dayanmak esas olacaktır. Bu sebepledir ki Atatürk:

“İnkılâp var olan müesseseleri zorla değiştirmek demektir. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medenî gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni müesseseleri koymuş olmaktır” der. 2


İnkılâpçılık’tan Maksat:

İnkılâpçılıktan maksat; Türk toplumunun, daha doğrusu Türk Milleti’nin durmasını, gerilemesini ve geriye bakmasını önlemektir. Sosyal ve kültürel hayatını çağın üstüne çıkarmaktır. Daima yenileşmeye yürümektir. Elbette bu tür bir düşünce ve hareket çağdaşlaşmayı amaçlar; çağdaş yaşama özlemini giderir. Medenî ve insanca yaşama ise insanın ve insanlığın en tabiî hakkıdır. Bu da çok çalışmayı gerekli tutar.

     ÇOK FAZLA YAZI VAR İSTERSEN MSJ ATAYIM SİTENİN ADINI :D
0