Cevaplar

  • Eodev Kullanıcısı
2013-01-02T16:28:12+02:00

Sabahleyin çıktığımız köyden, yedi saatte kasabaya varaca­ğımızı söylemişlerdi. Hangi yedi saat? Yol diye bir şey yok. Ara­bamız gâh tarlaların içinden, gâh bir çoban patikasından, gâh bir çakıl deryası içinden izi belli olmayan bir yolda gitmeye çalışıyor. Arabacıya kızıyorum; ancak o ne yapsın? Keşke buraları çok iyi bilen birisi olsaydı.
Birden arabacının “Ülen, ülen ” diye seslendiğini duydum. Baktım yolun kenarında, sekiz on yaşlarında, sırtında iki çuval bir çocuk gidiyor. Meğer o da şehre gidiyormuş. Yanıma gelmesini, onu da götüreceğimizi söylediğimde inanası gelmedi. Sonra çu­valları arabacının yanına verip, büyük bir saygı ve terbiye ile gelip yanıma oturdu. On dört yaşında, babası askerde şehit düş­müş, yüklediği yemişleri pazarda satmak için götürüyormuş. Her hafta altı saat, sırtında çuvallarla şehre kadar yürüyor, götürdük­lerini pazarda satıyor, ihtiyaçlarını alıp tekrar aynı yolu yürüye­rek köyüne dönüyormuş.
Köyde de anasının ayakları tutmadığı için hemen hemen bü­tün işleri o görüyormuş. Nişanlı olan ablası, bugün yarın gelin gidecekmiş.
“Sen de evlensem.” dedim. Birden mahzunlaştı. Meğer düş­manlar, köylerinden çıkarken köyün diğer kızlarıyla beraber, bunun nişanlısının da ırzına geçmişler. Arkalarından gitmek is­temiş, anası bırakmamış.
Artık çocuğun yüzüne bakamıyordum. Hayatının en mühim hadiseleriyle boğuşmuş bu köylü yavrusunun karşısında ben artık hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey anlamayan ve sanki korkunç bir masal dinliyormuş da tüyleri ürpermişçesine bir köşeye sin­miş, otuz dört yaşında toy, ürkek bir küçücük çocuktum.

0
2013-01-02T16:30:55+02:00

14 yaşında bir adam:

Sabahleyin çıktığımız köyden, yedi saatte kasabaya varaca­ğımızı söylemişlerdi. Hangi yedi saat? Yol diye bir şey yok. Ara­bamız gâh tarlaların içinden, gâh bir çoban patikasından, gâh bir çakıl deryası içinden izi belli olmayan bir yolda gitmeye çalışıyor. Arabacıya kızıyorum; ancak o ne yapsın? Keşke buraları çok iyi bilen birisi olsaydı.
Birden arabacının “Ülen, ülen ” diye seslendiğini duydum. Baktım yolun kenarında, sekiz on yaşlarında, sırtında iki çuval bir çocuk gidiyor. Meğer o da şehre gidiyormuş. Yanıma gelmesini, onu da götüreceğimizi söylediğimde inanası gelmedi. Sonra çu­valları arabacının yanına verip, büyük bir saygı ve terbiye ile gelip yanıma oturdu. On dört yaşında, babası askerde şehit düş­müş, yüklediği yemişleri pazarda satmak için götürüyormuş. Her hafta altı saat, sırtında çuvallarla şehre kadar yürüyor, götürdük­lerini pazarda satıyor, ihtiyaçlarını alıp tekrar aynı yolu yürüye­rek köyüne dönüyormuş.
Köyde de anasının ayakları tutmadığı için hemen hemen bü­tün işleri o görüyormuş. Nişanlı olan ablası, bugün yarın gelin gidecekmiş.
“Sen de evlensem.” dedim. Birden mahzunlaştı. Meğer düş­manlar, köylerinden çıkarken köyün diğer kızlarıyla beraber, bunun nişanlısının da ırzına geçmişler. Arkalarından gitmek is­temiş, anası bırakmamış.
Artık çocuğun yüzüne bakamıyordum. Hayatının en mühim hadiseleriyle boğuşmuş bu köylü yavrusunun karşısında ben artık hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey anlamayan ve sanki korkunç bir masal dinliyormuş da tüyleri ürpermişçesine bir köşeye sin­miş, otuz dört yaşında toy, ürkek bir küçücük çocuktum.

 

http://www.webilgi.com/kitap-ozetleri/20194-halide-edip-adivar-himmet-cocuk-hikaye-analizi.html

 

bu link himmet çocuk için

 

0