Cevaplar

2013-01-02T23:23:40+02:00

Tasavvufun engin tarif ve mevzuuna bakıldığında onun, insanoğlu için pek mühim ve yüce bir gayeyi düstur edindiği görülür. Bu gaye, ta ilk peygamberden itibaren bütün enbiya ve evliyanın gönül semalarında bir güneş gibi mevcut olan; "Allah’a en güzel ve feyizli bir şekilde kulluktur. Bu yönüyle gayelerin gayesidir. Yani Hakk'ın rızasını kâmil manada kazanabilmek için manevi hastalıklardan kurtularak Allah ve Rasûlü'nün ahlâkından nasip almaktır. Yani nefsi dinin hükmüne ram etmek, ibadetleri otomat hâllerden kurtarıp ihsan duygusuna kavuşmak, kalbi manevi yücelikler istikametine yönlendirip neticede selim bir kalp ile rıza-yı ilâhîye nail olmaktır.

Beşer tarihinin defalarca sergilediği bir hakikattir ki insan, aslî cevheri itibariyle "Ahsen-i takvim" (varlıkların en şereflisi) yüceliğinde iken, yaradılış gayesine yabancılaşıp istikametten ayrıldığında "hayvandan daha aşağı" sıfatına bile maruz kalabilecek bir varlıktır. Ondaki şeref ve kıymeti tayin eden yegâne müessir imandır. İmandan sonra ise ahlâk gelir. Peygamberlerin tezkiye vazifesi de insanları bu meziyetlerle tezyin edebilmektir.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in vârislerinden olan evliyâullâh ve onların o feyizli nebevî membadan telakki ettikleri batın (kalp) ilmi de, Rasûlullâh'ın bu vazifesine veraset ve vekâlet mevkiindedir.

Tasavvuf yolunda yürüyenler, her hâl ve hareketlerinde zahiri ve bâtıni faziletlerin merkezi olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e tam bir bağlılık gayreti içinde bulunurlar. Onları bu yola yönlendiren "ricâl-i mâneviyye" (Hak dostları) da böylece Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'ın bu âlemde ifa etmiş olduğu bir hizmeti deruhte etmiş olurlar ve: "Gerçek âlimler, peygamberlerin vârisleridir." (Ebû Dâvud, İlim, 1) hükmü içerisinde yer alırlar.

Dolayısıyla tasavvufun maksadı olan manevi olgunluğun, bir bakıma Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'ın insanlarda gerçekleştirmek istediği gayenin tezahürü olduğu söylenebilir. Malum olduğu üzere bu gaye de, insanları iman zemininde nefsanî ve kötü huylardan kurtarıp, ahlâk-ı hamîdeye yani manevi olgunluğa ve güzel huylara yükseltebilmektir.

Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "Bu, benim zatım için razı olduğum bir dindir. Bu dine yakışan da ancak cömertlik ve güzel ahlâktır. Bu dine tabi olma nimeti size lütfedildiği müddetçe, onu bu iki hasletle yüceltiniz." (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VIII, 20)

Bu itibarla da tasavvuf güzel ahlâkı; yani merhamet, şefkat, cömertlik, affedebilme, şükür gibi ulvî hasletleri müminde bir lezzet hâline getirebilmektir.

Yine tasavvufta gaye, istidadı olanları zühd ve takva yolunda istidatları nispetinde tekâmül ettirerek insan-ı kâmil, mükerrem insan, kendini ve Rabbini hakkıyla bilen, Hakk'a yakınlık neşvesini tadan, nefsin düşmanlıklarına mukavemetle Rabbe dost olan insan olma yolunda merhaleler kat etmeye teşvik etmektir.

Kur'ân-ı Kerim’de: "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (mesuliyetinden) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok zalim ve çok cahildir." (el-Ahzâb, 72) ayetinde buyrulduğu üzere fısk içinde bocalayan insanı "zulüm" ve "cehalet" sıfatından kurtarıp kâmil insan hüviyetine kavuşturmaktır. "Zulmün zıddı "adl"dir. Yani kulun amelinin salih olmasıdır. "Cehlin zıddı ise "ilim"dir. Gerçek âlim olabilmek için zahiri ilme olduğu kadar, batıni ilme de sahip olmak gerekir.

İmam Gazâlî -rahmetullâhi aleyh-: "Veresetü'l-enbiyâ, zahir ve batın (kalbî) ilme sahip olanlardır." buyurmuştur. İnsanın kurtuluşa ermesi, nefsindeki kötü sıfatlardan arınmasına, böylece amellerinin "amel-i sâlih"e, ilminin de şahsiyet kazanmasına, yani "irfan"a dönüşmesine bağlıdır. İşte tasavvuf, bunu temin edebilecek adap ve erkânın kavranıp yaşanmasını gaye edinir.

Bu gayeyi gerçekleştiren evliya, yani Cenâb-ı Hakk'ın kendisine dost edindiği velileri, iman ve takvada kemali yaşayan müstesna insanlardır. Cenâb-ı Hak onlardan şöyle bahseder: "Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur. Onlar, mahzun da olmayacaklardır. Onlar iman edip de takvaya ermiş olanlardır." (Yûnus, 62-63)

Kalpte tezahür eden iman, kulu bütün batıl inançlardan kurtarıp Hakk'a yaklaştırırken, takva da kalbi mâsivâdan arındırır. Böyle bir kulun kalbi artık bir nazargâh-ı ilâhî vasfını kazanır. İlâhî hikmet ve esrarın tecelli mekânı olur.

1 1 1