Cevaplar

2013-01-03T21:24:42+02:00

....

Yazıya olumsuz başlamak olmaz ama bu itiraf olsun.Ayşe Kulin'i okumaya yanlış yerden başladım sanırım,çünkü serinin başı veda atlı romanıymış. Umut; Osmanlı İmğparatorluğun son demi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarını anlatıyor...Kulin ailesi Bosna'dan İstanbul'a göç ediyor, çöken imparatorluğun son maliye nazırı Ahmet Reşat sürgüne gitmesini.Cumhuriyetin sancılı yılarında tehcire yendik düşmeyen kızı Sebahat ve ermeni sevgilisi Aram'la aşkı,onu ölüm sanıcısı çeker gibi sürgünden bekleyen karısının muhtesem sevincini,kızlarının atışmalarını,damatının olgunluğu herkesin kafasında bu ben dedirtiçek karakterler oluşturmuş Kulin,hemde kendi ailesini anlatarak... Size romanı çok anlatmak isterdim ama inanın çok isim var ve hikaye bir kaç dal.Zaten yazar da kitabın kapağına yazdığı bir sözle hem kitabını hemde hayatı anlatmış gördüğünüz gibi.Fakat Ayşe Kulin ve Elif Şafak şunu Türkiye'den sildiler;kadın yazarlar daha usturuplu ve sınırlı yazılar yazıyor. Kulin ve Şafak bir erkeğin cesaret bile edemediği şeyleri yazmayı başarıyorlar ve git gide onları hiç tanımıyan okurları kendilerine şaşkınlık bir o kadar da hayran bırakıyorlar. Kitap bir roman ama inanın kitabı okuyunca ne zor yıllarmış,ne çıkılmaz yıllarmış yapılan reformlar bile insanlar tarafından beklenmesine bir askerbalığın yemi kapmak ister gibi istenmelerine rağmen,yormuş onları VE ŞİMDİ herşey,herkes onların düzgün yaptığı,çağdaş olduğunu yıllara geri dönseler eminim yanlarında ezilirler ve cahil kalırlar.
5 3 5
2013-01-03T21:25:12+02:00

2007-2008 tarihleri arasında Everest yayınları tarafından 4 kez basılmış olan roman, 24 bölümden ve 390 sayfadan oluşur. İstanbul’a vakitsiz yağan bir kar manzarası ile başlayan roman, Ahmet Reşat’ın adı İttihatçıya çıkan yeğeni Kemal’i evinde nasıl sakladığını anlatan bir bölümle devam eder. Daha sonra, Kemal’in hem sarayla hem de İttihatçılarla arasının açıldığı, yine Sarıkamış’ta askerken vereme yakalandığı anlatılır. Roman böylece Osmanlı son döneminin, önemli bir siması olan Ahmet Reşat; onun konağı ve ailesi etrafında genişleyen bir olay örgüsü ile başlamış olur.

 

 kuzum? Mehpare neden tek başına sokakta yürümüş! Bunu mu tartışıyoruz” (Kulin 2007: 63). Bu diyaloğun, Kemal’in dayısının dikkatini başka tarafa çekmek için kullanmış olduğu da dikkatlerden kaçmaz. Bu bölüm Ahmet Reşat’ın karısının yanına inişi ve asaleten Maliye Nazırlığına atandığının haberini verişiyle bitecektir.

Sabah kahvaltısına, Ahmet Reşat’ın Maliye Nazırlığına atanmasına ilişkin konuşmalar damgasını vurur. Nazırın evinden işine yürüyerek gidiyor olması önemli bir başka ayrıntıdır. Konağa yapılan tebrik ziyaretleri, özellikle de Ziya Paşa’nın eşinin ve kızı Azra’nın ziyareti ve bu ziyaret sırasında kadınların sosyal hayatta ve siyasette varlıklarını hissettirmelerini ön plana çıkaran sohbetler önemlidir. Bu konuşmalarda sözü edilen “Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti”(Kulin 2007: 80) dikkate değer bir ayrıntıdır. Yazar daha sonra Kemal ve Mehpare’nin herkesten gizli yaşadıkları şehvetli anların tasvirini romana taşır.

Romandaki bazı ayrıntılar diğer romanlarla bire bir örtüşür. Evin küçük kızı Leman’ın, piyano, erkek çocuğunun ise keman çalıyor olması buna örnek olarak verilebilir. Saraylıhanım’ın Mehpare’ye ud çaldırıyor olması ise romanda bir karşılaştırma unsuru olarak kullanılan gelenek ve modern yaşamın imgeleri durumundadır. Burada dikkatli bir okuyucu Peyami Safa ve Fatih-Harbiye’yi hemen hatırlayacaktır.

Roman, konağın bahçıvanı, Aret Efendi’nin günün siyasi olaylarını haber vermesi ile olay akışı bakımından hızlanır. Meclis basılmış, seri tutuklamalar başlamıştır. Kemal’in bu konakta kalıyor olması son derece tehlikeli gelişmelere neden olacaktır. Kemal kadın kılığına sokularak, Mehpare’nin fikriyle evden kaçırılıp Ziya Paşa’nın konağına götürülür. Ancak, kocası öldükten -şehit olduktan sonra hiç evlenmeyen Azra Hanım, Mehpare için bir rakip olabilecek durumdadır. Yazar, bu kadınsı güdüyü ayrıntılı bir şekilde, Mehpare’nin iç monoloğu ile bize yansıtır. Azra, Mehpare’nin bu duygularını anlamakta gecikmez. Fakat Mehpare’nin sandığı gibi bir düşüncenin içinde değildir. Bu tehlikeli kaçış, Azra ve Kemal’in gizli bir teşkilat olan “Karakol”a üye olmalarıyla sonuçlanır.

Kaçış sırasında Kemal, bir süre bir tünelde soğuk zeminde yatmak, saklanmak zorunda kalmış, hasta bedeni ve ruh hali onu Sarıkamış’ta yaşanan trajik günlerin acı hatıralarına sürüklemiştir. Sarıkamış gazisi Kemal’in, Mehpare ile olan şu diyalogu bu anlamda önemlidir: “Uyumak, ölmeye yatmak demekti Sarıkamış’ta… Ne kadar anlatsam yüreğimdeki yarayı göremezsin, isyanımı anlayamazsın. Arkadaslarımın donarak öldüğü, aç kurtlara ve Ermeni çetelere yem olduğu o seferden beri, beni acıtan bambaşka bir şeydir Mehpare. Vatan için donaydık, vatan için öleydik gam yemeyecektim. Bizler, o karlı dağlara tırmandık, bilir misin? Ruslarla savaşan Almanların hatırı için. Rus kuvvetlerini peşimize düşürelim de Alman askerleri rahatlasın diye bir Şark cephesi açması için baskı yapıldı Osmanlıya. Enver delisi sürdü bizleri beyaz cehenneme, doksan bin genç adamı, gözünü kırpmadan sürdü dağlara. Arap çöllerinden gelenler üzerlerinde incecik kumaştan üniformalarla, bizler ayağımızda kösele postallarla karın üzerinde günlerce yürüdük. Rüzgârda buzdan kalıplara dönmüş kaputlarımızın içinde, kollarımızı kıpırdatamıyorduk. Buz tabutlara konmuş gibiydik. Eldivenlerimizin içinde, parmaklarımız önce üşüdü, sonra yandı acıdan, daha sonra hissizlşsip dondu. Dövüşmeden, bir kurşun atmadan teker teker dondurdu bizi. Öldürdü bizi Enver” (Kulin 2007: 110-112). Mehpare’nin yardımıyla tekrar Azra’nın evine giden Kemal’in ağzından, Sarıkamış faciasının diğer ayrıntıları da romana yansır.

 

6 2 6