Cevaplar

2013-01-17T13:42:23+02:00

Halit Ziya Uşaklıgil, Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının Tanzimat’tan sonra ikinci dönemi olan “Servet-i Fünun Edebiyatı”nın (Edebiyat-ı Cedide’nin) en önemli, en usta romancısıdır. Türk romancılığında Halit Ziya adı, son derece önemlidir. Çünkü Halit Ziya’dan önceki Türk romanları olaya ve maceraya dayanan, faydayı esas alan, özentisiz bir üslupla yazılmış, sağlam bir teknikten yoksun eserlerdir. İşte Halit Ziya bu basit ve kaba romancılığa son vermiş, kahramanların iç dünyalarını, duygularını ayrıntılı olarak tahlil eden, insan-çevre ilişkisine önem veren, kompozisyon bütünlüğü olan, sağlam bir teknikle yazılmış, Batılı tekniğe uygun ilk romanları kaleme almıştır. Romanlarında âdeta bir dantel gibi sabırla, titizlikle işlenmiş, süslü, sanatlı, şiirsel bir üslup vardır.

 

Halit Ziya’nın romanlarında kullandığı dil, günlük konuşma dilinin sadelik ve doğallığından bir hayli uzaktır. Konuşma dilinde yer almayan Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaların yoğun bir şekilde kullanıldığı, ağır, süslü ve sanatkârane bir dil kullanır. Romanlarının orijinal dili, günümüz okuyucusu için oldukça ağırdır. Halit Ziya eserlerinde ağır bir dil kullandığını kendisi de sonradan kabul etmiş, ölmeden bir süre önce eserlerini bizzat kendisi sadeleştirmiştir.

 

Halit Ziya’nın dördü İzmir’de, dördü İstanbul’da yayımlanan sekiz romanı vardır: Sefile, Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Nesl-i Ahir. Bu romanlar içerisinde Halit Ziya dendiği zaman ilk akla gelenler “Mai ve Siyah” ile “Aşk-ı Memnu”dur. Bu iki roman, usta bir yazarın kaleminden çıkmış, sağlam bir tekniği olan, Batılı tekniğe uygun ilk başarılı romanlardır.    

 

“Mai ve Siyah”, Halit Ziya Uşaklıgil’in İstanbul’da kaleme aldığı ilk romanıdır.  Roman 1896-1897 yıllarında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmiş (parça parça, bölüm bölüm yayımlanmış), 1898’de ise kitap olarak basılmıştır. Romanın dili ağır olduğu için 1938 yılında yazarı tarafından belli ölçüde sadeleştirilmiştir.

 

Mai ve Siyah romanı kendi içinde yirmi bölüme ayrılmıştır. Hacim olarak ise 388 sayfalık bir metne sahiptir (Mai ve Siyah, Özgür Yayınları, Beşinci Basım: Eylül 2004).

 

I. Romanın Konusu

 

Mai ve Siyah, romanın başkahramanı olan Ahmet Cemil’in şahsında “Servet-i Fünun neslini” (Edebiyat-ı Cedide topluluğunu) anlatan bir romandır. Servet-i Fünun edebiyatının en önemli romancısı olan Halit Ziya Uşaklıgil, bu romanında Servet-i Fünun yazar ve şairlerinin tamamını değil, her yönüyle onları temsil edebilecek Ahmet Cemil tipini yaratmış, onun hayatını, dünya görüşünü, kişiliğini, kültürünü, sanat anlayışını anlatmıştır.

 

Halit Ziya Uşaklıgil, hatıralarını kaleme aldığı Kırk Yıl adlı eserinde Mai ve Siyah’ın konusu ve romanın başkahramanı Ahmet Cemil hakkında şunları söyler: “Bunu (Mai ve Siyah’ı) başka türlü tasarladım. O zamanın hayatından, idaresinden, memlekette teneffüs edilen zehirle dolu havadan mustarip, hastalıklı bir genç, kısacası devrin bütün hayalperest yeni nesli gibi bir bedbaht tasvir etmek isterdim ki, ruhunun bütün acılarını haykırsın, coşkun bir delilikle çırpınsın ve bütün emelleri parmaklarının arasından kaçan gölgeler gibi silinip uçunca, o da gidip kendisini, ölmek için saklanan bir kuş gibi, karanlık bir köşeye atsın. Bu gençte bir aşk yıldızı, bir sanat hayali olacaktı ve bunların arasında bir sarhoş gibi yıkıla yıkıla, o duvardan bu duvara çarpa çarpa çekilip gidecek, nihayet bir kovukta sinip can verecekti, mavi hayaller içinde yaşamak için yaratılmışken, siyah bir uçuruma yuvarlanacaktı.”

 

Mai ve Siyah sözcükleri -aynı zamanda romanın da adıdır- semboliktir. “Mai” (mavi), hayal ve ümitleri; “siyah” ise, hayal kırıklıklarını, hayatın gerçeklerini, maddî tarafını temsil eder. Bu hayaller ve hayal kırıklıkları, romanın başkahramanı Ahmet Cemil’e aittir.

 

Ahmet Cemil’in en büyük hayali tanınmış bir edebiyatçı olmaktır. “Henüz yirmi iki yaşında, bütün kalbiyle yalnız bir ümidin gerçekleşmesini beklemekte… Şöhret bulmak, edip olmak, herkesçe tanınmak, bugün o kadar acılıklarına göğüs vermek için hayatını zehirlediği edebiyat âleminin bir gün yüksek zirvelerine çıkmak.” (s.39)

 

Ahmet Cemil’in ikinci hayali, yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lâmia ile evlenmektir. Ahmet Cemil’in Hüseyin Nazmi ile olan arkadaşlığı ta okul yıllarına uzanır. Ahmet Cemil, arkadaşının Erenköy’deki köşküne sıkça gidip gelir. Bu arada Lâmia’ya karşı kalbinde küçük kıpırdanmalar başlar. Ahmet Cemil plâtonik bir aşk yaşar. Onun yaşadığı aşktan çok, bir hayaldir. Zira Ahmet Cemil için bu küçük kız, sadece sevgi değildir; yetişmek istediği bir hayat tarzı, refah seviyesidir. Ahmet Cemil, Lâmia’nın bir subayla evleneceğini öğrenince hayal kırıklığı yaşar. Çekingen biri olduğu için, duygularını içinde yaşar, Lâmia’ya açmaya cesaret edemez.

 

Ahmet Cemil, Lâmia’yı elinden kaçırınca tam anlamıyla yıkılır. Hayatındaki her şey bir anda önemsizleşir. Ahmet Cemil’in en büyük hayali, şiirlerini bir kitapta toplamak, herkes tarafından tanınan, beğenilen bir edebiyatçı olmaktır. Ahmet Cemil, şiirlerinin çoğunu Lâmia’ya duyduğu aşkla yazmıştır. Lâmia olmayınca, şiirlerini topladığı eserinin de artık hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Ahmet Cemil şiirlerinin yazılı olduğu defteri sobaya atıp yakar.

“Ah! Bu eseri? Fakat şimdi ona ne lüzum var?.. O artık ölmüş bir çocuğun boş ve soğuk gömleğinden başka bir şey miydi?..

Ah! Bu eser!.. Bir vakitler bunun için neler kurmuş, ondan neler beklemiş idi!” (s.381)

“Fakat, şimdi mademki artık Lâmia elinden kaçıyor, mademki onu kendisine bırakmıyorlar ve bütün o aşk rüyası bir yalandan başka bir şey değilmiş, o hâlde buna ne lüzum var?..”(s.382)

 




0