Cevaplar

2013-01-29T13:51:03+02:00

 

Başbakan Erdoğan'ın ODTÜ yönetimine ilişkin sarf ettiği sözlerin ardından akademik camiada yaşanan kamplaştırma girişimi üniversitelerin Cumhuriyet tarihi boyunca tedavi edilemeyen, kronik bir hastalığını; iktidarı ve muhalefeti ile siyaset kurumu karşısındaki bağımlılığını yeniden gün yüzüne çıkardı.

Temelleri; Darülfünun'u ıslah etmek ve rejime sadık, rejim hizmetkârı aktörler yetiştirmek üzere devreye sokulan bir Cumhuriyet projesi  niteliğindeki 1933 tarihli refom yasası ile atılan  günümüz yükseköğretim sistemi, tarihinin hiçbir döneminde akademik ve idarî anlamda siyasal kurum ve aktörlerden özerk bir yapılanmaya sahip olamamıştır. Her bir siyasal iktidar değişiminde ve askerî darbenin akabinde yeniden kurgulanan Türkiye'deki üniversiteler tarihleri boyunca farklı  güç odakların siyasal stratejilerini yağdan kıl çekercesine devreye soktukları ve uyguladıkları alanlar olmuştur. En yalın ve indergenmiş haliyle Robert K. Merton'ın “evrensellik, paylaşımcılık, tarafsızlık ve metotlu şüphecilik” olarak özetlediği bir bilimsel kodeksi bile kurumsallaştıramayan Türk bilim insanları ise siyasal aktör ve kurumlardan bağımsız,  bilimsel düşünce özerkliğine sahip, aydın bir sınıf hüviyetini kazanamamıştır. Öyle ki, siyasal aktör ve oluşumların yönlendirme ve etkisine her dönemde açık olan üniversite yönetimleri ve akademisyenler siyasal iktidara karşı tavır aldıkları dönemlerde bile karşıt bir iktidar odağı ve stratejisinin boyunduruğu altında misyon icra eden aktör ve kurumlar olmaktan öteye gidememişlerdir. Özellikle yetmişli yıllarda bilimsel kaygının ve bilimin aydınlığında oluşan her türlü insanî değerin genç kuşakların kılcal damarlarına değin şırıngalanan ideolojik misyonlar adına rafa kaldırıldığı mekânlar haline gelen üniversiteler; bilimsel bilgi yerine dogmatik adanmışlığın, düşünsel bağımsızlık yerine ideolojik itaatin, maddî-manevî beklentisizlik yerine bilgi tacirliğinin, akademik özerklik yerine darbe payandacılığının gelenekselleştirildiği mekânlar haline dönüştürülmüştür. Üniversiteleri siyasal olandan temizleme iddiasıyla yapılan her sözde reform  girişimi ise reformun mimarı siyasal/askerî kadroların istediği akademisyen tipini üretme ve çoğaltma yönünde yapılan bir müdahaleden öteye gidememiştir.

    Mevcut üniversite yönetimleri ile ideolojik karşıtlık veya bir zamanlar bahşedilen makam ve mevkilerden uzaklaştırılmışlık psikozu içindeki akademisyenler  ile onların “örgütlü” olduğu  kurumlar her türlü idarî icraatı yönetim ve hükümet karşıtlığı için bir  fırsat olarak  değerlendirmek isterlerken; genç insanlar da bu stratejinin taşeronluğunda istihdam edilmektedir. Bu durum atama makamlarına, iktidar mercilerine minnet borcu içindeki yöneticilerin basiretsiz tutumları, eş-dost gönülleme icraatları ve kampüslerde politikacı ağırlama tutkusu ile birleşince üniversiteler şiddet sarmalına dönüşebilecek olayların sahnelendiği mekânlar haline gelmektedir. Şurası bir gerçek ki, ne yönetim ve hükümet karşıtı bir tavrın sahibi olan öğretim üyeleri ve öğrenciler ne de hem özgürlükçü görünme hem de iktidar mercileri ile ters düşmeme gayreti içindeki üniversite yönetimleri  akademik özerklik iddiasında bulunabilecek bir görüntü sergilemektedir. Muhalif gruplar AKP hükümetinin uygulamaları ve son dönemde Cumhurbaşkanı Gül tarafından atanan rektörlere karşı adeta sivil bir itaatsizlik stratejisini ortaya koymaya çalışırken; diğer yandan kendi ideolojik camialarına karşı koşulsuz bir itaatin de en güzel örneğini vermektedirler. Bugüne değin gerek hükümetle, gerekse iktidar partisinin bölgedeki temsilci ve vekilleriyle uyum içinde çalışan üniversite yönetimleri ise kendilerini safları belirleme zorunluluğu içinde bırakan bu gelişmeler karşısında özgürlük retoriği ve lisan-ı hal sadakati  olarak 

0