Cevaplar

2012-10-14T20:07:17+03:00

İslam Dininin herhangi bir konuya bakışını öğrenmek istiyorsak her şeyden evvel bilmemiz gereken “Allah’ın insanı niçin dünya hayatına gönderdiğini ve dünya hayatının sonuçlarının insanı nereye götüreceğinin belirlenmesi” olduğu gerçeğidir. Bu çerçeveden baktığımızda İslam inancında dünya hayatının gerçek hayat olmadığı baki hayat olan ahret hayatına geçişte bir imtihan merkezi olduğu gerçeği çıkacaktır. Kısacası dünya hayatının her karesi insan için bir imtihan vesilesidir. Allah’ın insana verdiği sıkıntıya sabredecek mi, isyan edecek mi sorusunun yanıtı aranmaktadır.

İster sağlıklı ister engelli olsun her insan, Allah'ın yer yüzünde yarattığı en kıymetli ve en değerli varlıktır. Yüce Allah, insanları servetleri, ırkları, renkleri, cinsiyetleri, dilleri, nesepleri, fizyolojik yapıları, engelli veya sağlıklı oluşları açısından değerlendirmez. Onları îman, sâlih amel, güzel ahlâk, ibadet ve itâatleri veya inkâr, şirk, nifâk, isyan ve kötü davranışları, takva veya zulüm sahibi olup olmamaları açısından değerlendirir. 

Kur’an-ı Kerimde: Allah katında en üstün olanınız en muttakî olanınızdır" (Hucûrât, 49/12) ayeti ile insanlara olan bakışını en net şekilde ifade etmektedir. Ne zengin olmamız ne soylu olmamız ne esmer olmamız ne Türk olmamız Allah için kıymettar değildir, yürümememiz ya da duymamamız Allah’ın bize bakışında bir eksikliliğe neden olmadığı gibi imtihan dünyasında bize verilen ve hedefe varmamızı kolaylaştıran bir vasıtadır. Yürüyememek, görmemek, duymamak ve başka bir engele sahip olmak her insanın nefsine ağır gelen bir imtihandır. Ancak gaye baki hayat olunca dünya da çekilecek her sıkıntı sizin baki hayatınızı güzelleştirecek bir katkı sağlıyorsa inanan bir insan için sabredilmesi gereken bir nimettir. Birçok ayet ve hadiste, insana karışılacağı her sıkıntının sabretmesi karşılığında mükâfatlarla ödüllendirileceği bildirilmektedir. Örneğin: Bir Kutsi hadiste Yüce Allah :"Ben kulumu -iki gözünü kast ederek- iki sevgilisini almakla imtihan ettiğimde o buna sabrederse, iki göze bedel olarak ona Cennet'i veririm." (Buhârî, Merdâ, 7) demektedir.İnanan bir insan için Allah’ın rızasını kazanmak ve ebedi hayat olan cennet hayatına kavuşmak en büyük hedeftir.Gözleri kör olan bir insana bu imtihanı karşılığında cennet veriliyorsa,inanan insan için ortada yanıtlanması gereken bir soruda kalmamış oluyor.Allah'tan bela, musibet ve sıkıntı istenmez. Ancak İlâhî takdirin bir tecellisi olarak başa gelen her türlü sıkıntıya da güzelce sabretmek bir mü'min tavrıdır.

Engellilik hali, insanın temel fonksiyonları açısından eksiklik olsa da, insanî yönden bir kusur değildir. Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın "Harâbât ehline hor bakma şâkir / Defineye mâlik virâneler var" şiirinde ifade ettiği gibi, dış görünüşü itibariyle önemsenmeyen veya engelli pek çok kimse, zengin ve diri bir gönül yapısıyla Allah katında çok değerli olabilir. Nitekim geçmişe dönüp baktığımızda engelli olmalarına rağmen Allah’ın sevgisini kazanmış pek çok sayıda sahabe ve evliya görebiliriz. Hatta Allah’ın insanları uyarmak ve dinini tebliğ için özel olarak seçtiği insanlar olan Peygamberlerinin içerisinde de engelli kabul edebileceğimiz insanlar vardır. Göründüğü gibi Allah için “engellilik, bir kusur değildir”.Engelli olmak, Allah’ın dünya hayatında insanlara verdiği imtihanlardan sadece birisidir. Fakir olmak, evladının ölmesi, işsiz kalmak nasıl birer imtihansa engelli olmakta bunlardan bir tanesidir.

İslam ve Onun Peygamberi Hz.Muhammed (s.a.v),engelli insanlara nasıl davranılması noktasında bize yapmamız gerekenleri bi-zatihi uygulamalarıyla göstermiştir. Engellileri dışlamamış, hor görmemiş tam aksine sağlıklı insanlara verilen en kıymetli görevlere engelli sahabeleri getirmekten çekinmemiştir. Baş imamlık vazifesi, Valilik görevi ve savaşlarda sancaktarlık görevini engelli sahabelere vererek, bedenin Allah için ve Onun Resulü için kıymettar olmadığını, asıl kıymetli olanın takva sahibi bir kalp olduğunu bizlere öğretmiştir. Engelli bir insanın liyakatli olması halinde en üst görevleri bile yapabileceğini ve onları bu görevlerden men etmememiz gerektiğini de bizlere kendi uygulamalarıyla göstermiştir.

Özet olarak diyebiliriz ki:
Allah kulunun engeline değil,engeline rağmen yaptığı kulluğuna bakacaktır.

1 4 1
2012-10-14T20:12:08+03:00

2.7. Hz. Muhammed Özürlüleri Rahatsız Eden Tutum ve Davranışlarının Sergilenmesini Yasaklamıştır

Hz. Peygamber, toplumda iyiliklerle donanmış, kötülüklerden arınmış kısaca insan-ı kâmil vasıflarına sahip bir insan topluluğu oluşturmak istemiştir. Özellikle sağlıklı olanların, sosyal çevrelerindeki özürlü insanlara karşı ölçülü ve olumlu davranışlar sergilemelerini istemiştir. Hz. Peygamberin tavsiyesi istikametinde, rahatsız edecek bir şekilde özürlülere dikkatlice ve uzun süre bakmak uygun değildir. Hz. Peygamber örneğin, “Cüzzamlılara uzun süre bakmayın” buyurmakla (Heysemî, 1988:100) cüzzamlı kimselere, dolayısıyla bedeni bir kusuru bulunan kimselere rahatsız edecek bir şekilde bakılmaması gerektiğini göstermektedir. Hz. Peygamber herhangi bir görme özürlünün yoluna engel olanları veya onları yoldan saptıranları, kasten yanlış yola yönlendirenleri kınamıştır (Ahmed b. Hanbel, 1982:217,309,317).

Toplum hayatında, tutum ve davranışlarıyla güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiş olan Allah Rasûlü, bedenî arızalarından dolayı özürlü olarak algılanan hiçbir insanı, ne sözleriyle, ne de davranışlarıyla dışlamadığı gibi başkalarının da bu tarz yaklaşımlarını kınamıştır. Efendimiz, nasıl ki insanların ırk, renk, dil, din ve sosyal tabakaları sebebiyle ayıplanmasına izin vermemişse, özürlülerle de alay edilmesine açık bir şekilde karşı çıkmıştır. Hz. Abdullah ibn-i Mes’ud ile ilgili olay bunun açık delilidir.

Kaynakların zikrettiğine göre, ashâbın ileri gelenlerinden Hz. Abdullah ibn-i Mes’ud, hem çelimsiz ve ince bacaklı, hem de kısa boylu birisiydi. O kadar kısa boylu idi ki; ayakta durduğu hâlde, oturanların boyunda ancak görünüyordu. Bir gün, Medine bahçelerinde, bir grup sahâbîyle otururken Hz. Peygamber, Hz. Abdullah ibn-i Mes’ud’dan meyve getirmesini ister. Diğerlerine göre küçük boylu olan Abdullah ibn-i Mes’ud, hemen koşar ve hurma ağacına tırmanmaya başlar. Herkes onun bu hızlı hareketlerine bakmaya başlar. Bir ara açılan zayıf, ince bacakları, dikkatleri çektiğinden dolayı hafif bir gülüşmeye yol açar. Orada bulunanlar, onun ince bacaklarına bakarak, onu küçümser bir tavır takınırlar. Bu duruma fevkalade üzülen yüce Peygamberimiz, onlara şu ikazı yapma gereği duyar: “Yarın mizanda (âhirette sevap ve günahların tartıldığı günde) onun ince bacağı, Uhud Dağı’ndan ağır gelir. Mahşerde sevabı Uhud Dağı’ndan daha ağır gelecek biri için, neden böyle gülüyorsunuz?”

Rasûlullah, bu sözleriyle, insanları çirkinlik-güzellik, sakatlık-sağlamlık gibi dış görünüşlerine göre değerlendirmeyi bırakıp, içlerinde taşıdıkları güzelliklerine ve inançlarına göre değerlendirmek gerektiğine işaret etmiştir. Kalıptan ziyade, kalbin ve düşüncenin özürlü olmamasını isteyen Peygamberimiz, sadece Hz. Abdullah ibn-i Mes’ud ile ilgili olarak değil, bütün insanların arkalarından, özellikle fizikî kusurlarının ve ayıplarının söylenmesinden ve alay edilmesinden son derece rahatsızlık duyarlardı ve bunu gıybet olarak telakki ederlerdi (Seyyar, 2011:20).

1 4 1