Cevaplar

2012-10-16T20:51:19+03:00

İletişim

Hiçbir şeyi hiç çalışmadan, hiç uğraşmadan elde edebilecek kadar zeki, şanslı ve “armut piş ağızıma düş”çü değilim. Bir ciğer dolusu nefes almak için bile, on altı kilo metre yol yürürdüm. İlk platonik aşkıma, duygularımı anlatabilmem için altı yıl beklemem gerekti. Düşlerimin gözlerinin içine dahi bakamadım varlıklarına alışamadan. Alelade bir resim sergisine girdiğimde hatta, kolay olmadı resimleri izlemeye alışmam.

Nedeni bendim tüm bu korkaklıkların ama elimde değildi korkmamak. Her şeyin, herkesin, her an’ın biricik olduğunu düşünen biri, hiçbir şeyi bir bakışta algılayamazdı ki. Birbirine kaynaklanmış iki demir parçası bile ayrıydı aslında, arada kaynak vardı. Kaynak bambaşka bir şeydi. Hiçbir şey, “birçok” değildi.

Rengi başkaydı, ısısı, rengi, ışığın yüzüne vuruşu, dokusu, kokusu başkaydı. Benimde ısım vardı, dokum vardı, kokum vardı. Ben kabul etsem bile herhangi bir şeyin varlığını, tenimde, gözümde, kulağımda, acaba o beni benimsiyor muydu benim onu benimsediğim kadar rahat? Öyle bir şey ki, insan bazen herşeye hazır gibi ama birşeylerin kendine hazır olup olmadığını düşünmüyor, belki de düşünmek istemiyor, istemeyi bile istemeyi.

Kahve içtiğim kupama dokunurken bile çekiniyordum, çünkü biliyorum elimin ısısına alışması için bir süre gerekecekti. Kendi ısısını düşürmesi gerekecekti, sıcak suyla karışması, erimesi, kendinden taviz vermesi gerekecekti. Kendince yaşamak istiyor olabilirdi.

Bir bardak kahvenin dilini bilmiyordum. Söylüyordur da duymuyorumdur. Nasıl öyle rahat dokunabilirdim önüme gelene. Ben nasıl herkesin aklına estiği gibi bana dokunmasını istemiyorum, su da öyle.

Galiba ben, sadece su olmak için yürüyorum.

0
2012-10-16T20:51:24+03:00

letişim ile ilgili kompozisyon

İletişim

Hiçbir şeyi hiç çalışmadan, hiç uğraşmadan elde edebilecek kadar zeki, şanslı ve “armut piş ağızıma düş”çü değilim. Bir ciğer dolusu nefes almak için bile, on altı kilo metre yol yürürdüm. İlk platonik aşkıma, duygularımı anlatabilmem için altı yıl beklemem gerekti. Düşlerimin gözlerinin içine dahi bakamadım varlıklarına alışamadan. Alelade bir resim sergisine girdiğimde hatta, kolay olmadı resimleri izlemeye alışmam.

Nedeni bendim tüm bu korkaklıkların ama elimde değildi korkmamak. Her şeyin, herkesin, her an’ın biricik olduğunu düşünen biri, hiçbir şeyi bir bakışta algılayamazdı ki. Birbirine kaynaklanmış iki demir parçası bile ayrıydı aslında, arada kaynak vardı. Kaynak bambaşka bir şeydi. Hiçbir şey, “birçok” değildi.

Rengi başkaydı, ısısı, rengi, ışığın yüzüne vuruşu, dokusu, kokusu başkaydı. Benimde ısım vardı, dokum vardı, kokum vardı. Ben kabul etsem bile herhangi bir şeyin varlığını, tenimde, gözümde, kulağımda, acaba o beni benimsiyor muydu benim onu benimsediğim kadar rahat? Öyle bir şey ki, insan bazen herşeye hazır gibi ama birşeylerin kendine hazır olup olmadığını düşünmüyor, belki de düşünmek istemiyor, istemeyi bile istemeyi.

Kahve içtiğim kupama dokunurken bile çekiniyordum, çünkü biliyorum elimin ısısına alışması için bir süre gerekecekti. Kendi ısısını düşürmesi gerekecekti, sıcak suyla karışması, erimesi, kendinden taviz vermesi gerekecekti. Kendince yaşamak istiyor olabilirdi.

Bir bardak kahvenin dilini bilmiyordum. Söylüyordur da duymuyorumdur. Nasıl öyle rahat dokunabilirdim önüme gelene. Ben nasıl herkesin aklına estiği gibi bana dokunmasını istemiyorum, su da öyle.

Galiba ben, sadece su olmak için yürüyorum.

0