Cevaplar

2012-10-18T10:49:33+03:00

Dil, kalıplaşmış, değişmez, durgun (statik) bir yapıya sahip değildir. Aksine, kendi yapı ve işleyişinin gerekli kıldığı özelliklere, tarihî, sosyal ve kültürel şekillenmelere bağlı olarak, zaman içinde az çok değişip gelişerek yol alan sürekli bir akış halindedir. Ünlü dilbilimci, Wilhelm von Humboldt, bu gerçeği dilin bir eser (ergon) değil, bir faaliyet (energia) olduğu şeklinde dile getirmiştir. Eğer dil, bir eser olsaydı, bir kere oluştuktan sonra bir daha hiç değişmemesi, olduğu gibi kalması gerekirdi. Halbuki, dil bir değişme ve gelişme gücüne sahiptir. Bu gücü dolayısıyla dilbilimciler tarafından, sürekli olarak yenilikler doğuran bir kaynağa benzetilmiştir. Tarih boyunca akıp giden bu değişme (bilgi yelpazesi.net) ve gelişmeler sebebiyle, ister istemez dillerin tarihlerinde de birbirinden farklı safha ve dönemler ortaya çıkmıştır. Türkiye Türkçesi'nin Selçuklular, Beylikler. Osmanlı, Tanzimat, Servet-i Fünün ve nihayet Millî Edebiyat dönemleri arasındaki safhalaşma farkları bu durumun sonuçlarıdır. Türkçemizin VIII. yüzyıla ait kesimi ile bugünkü kesimi arasında ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı bakımından birtakım ayrılıkların bulunması da dilin canlı, dinamik bir yapı ve işleyişe sahip olmasından ileri gelmektedir. Bundan dolayı, dil elbette canlı bir sosyal varlıktır; canlı bir sosyal kurumdur.

 

Dildeki bu genel özellik, eskiden işlek olan bazı ek ve sözleri zamanla kullanılıştan düşürerek, terkedilmiş, ölü ek ve kelimeler durumuna getirebilir. Örnek olarak; isimden isim türeten ve kalıntılarım erdem, yordam, çiğdem, kelimelerinde gördüğümüz +dam/+dem-eki ile varlığım boynuz, diz ve ikiz kelimelerinde belli eden eski +z ekini gösterebiliriz. Artık bugün bu ekler varlıklarını ancak belirli kelimelerde devam ettirebilmekte, yeni türetmeler yapmamaktadırlar.

 

Bunun gibi, eski körk ve körklü kelimeleri de kullanılıştan düşerek bugün yerlerini güzel ve güzellik kelimelerine bırakmışlardır. Aynı durum, yalnız bir dilin ekleri ve kelimeleri için değil, hatta müstakil diller için bile söz konusudur. Milattan birkaç bin yıl önceki devirlerin canlı ve yaşayan dilleri olan Hitit, Akad ve Sümer dilleri, çeşitli etkenler altında zamanla varlıklarını kaybederek ölü diller durumuna düşmüşlerdir. Bugün bu dillerin vaktiyle yaşamış olduklarını, ancak arkeolojik kazılar ile bize kadar gelebilen tabletlerden, çeşitli belge ve metinlerden anlıyoruz. Buna karşılık dilde kendi kendini yenileme, yeni ek ve kelimeler ortaya koyma özelliği de vardır.

 

Eski Türkçedeki - tacı /- teçi, Eski Anadolu Türkçesindeki - ısar/-iser, - ası/ -esi gelecek zaman eklerinin yerine Türkiye Türkçesinde XV. yüzyıldan sonra -acak/-ecek gelecek zaman ekinin geçmiş ve çeşitli görev dallanmaları ile bugüne kadar gelmiş olması, dilin yapısındaki bu dinamizm ve canlılık ile ilgilidir.

 

Eski Türkçe'de "kötü" anlamına gelen yabız kelimesi geçirdiği ses değişikliğine koşut olarak bir anlam değişmesine ve iyileşmesine uğrayarak "iyi" anlamındaki yavuz kelimesini oluşturmuştur. Yine dildeki bu canlılık ve esneklik dolayısıyla, zaman zaman kelime ve ek grupları arasında da birbirine geçişler olabilmektedir. İyi çocuktur cümlesindeki iyi sıfatının iyi bilirim cümlesinde bir zarf olarak kullanılışı, dilin durağan değil canlı bir faaliyet oluşu ile ilgilidir. Aslında bir isim çekimi eki olan +n vasıta hali (instrumentalis) ekinin, sonradan için için yanmak, uğrun uğrun gitmek, yazın, kışın, güzün örneklerinde görüldüğü gibi, zamanla birer zarf türetme özelliği kazanmış olması da doğrudan doğruya dilin bu canlılık niteliği ile ilgilidir. Görülüyor ki, dil, insan varlığının her anma karışan bir sosyal kurumdur; hayatın kendisi kadar canlı ve karmaşıktır. Ancak, özellikle belirtmek gerekir ki, her insan ve her toplum, yalnız kendi zamanının dilini kullanır. Geçmiş devirlere ait bir dili kullanamaz. Canlı olan dil; yaşayan, halen konuşulan ve yazılan dildir. Geçmiş devirlerin dilleri artık tarihe mal olmuştur. Canlılıklarını, kendilerinin devamı olan bugünkü kollarına aktarmışlardır. Söz gelişi Türkiye Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesinin, dilin iç ve dış yapısında meydana gelen bazı değişme ve gelişmelerle bugüne uzanmış olan bir devamıdır.

0
2012-10-18T12:16:17+03:00

Dil, kalıplaşmış, değişmez, durgun (statik) bir yapıya sahip değildir. Aksine, kendi yapı ve işleyişinin gerekli kıldığı özelliklere, tarihî, sosyal ve kültürel şekillenmelere bağlı olarak, zaman içinde az çok değişip gelişerek yol alan sürekli bir akış halindedir. Ünlü dilbilimci, Wilhelm von Humboldt, bu gerçeği dilin bir eser (ergon) değil, bir faaliyet (energia) olduğu şeklinde dile getirmiştir. Eğer dil, bir eser olsaydı, bir kere oluştuktan sonra bir daha hiç değişmemesi, olduğu gibi kalması gerekirdi. Halbuki, dil bir değişme ve gelişme gücüne sahiptir. Bu gücü dolayısıyla dilbilimciler tarafından, sürekli olarak yenilikler doğuran bir kaynağa benzetilmiştir. Tarih boyunca akıp giden bu değişme (bilgi yelpazesi.net) ve gelişmeler sebebiyle, ister istemez dillerin tarihlerinde de birbirinden farklı safha ve dönemler ortaya çıkmıştır. Türkiye Türkçesi'nin Selçuklular, Beylikler. Osmanlı, Tanzimat, Servet-i Fünün ve nihayet Millî Edebiyat dönemleri arasındaki safhalaşma farkları bu durumun sonuçlarıdır. Türkçemizin VIII. yüzyıla ait kesimi ile bugünkü kesimi arasında ses bilgisi, şekil bilgisi ve söz varlığı bakımından birtakım ayrılıkların bulunması da dilin canlı, dinamik bir yapı ve işleyişe sahip olmasından ileri gelmektedir. Bundan dolayı, dil elbette canlı bir sosyal varlıktır; canlı bir sosyal kurumdur.

 

Dildeki bu genel özellik, eskiden işlek olan bazı ek ve sözleri zamanla kullanılıştan düşürerek, terkedilmiş, ölü ek ve kelimeler durumuna getirebilir. Örnek olarak; isimden isim türeten ve kalıntılarım erdem, yordam, çiğdem, kelimelerinde gördüğümüz +dam/+dem-eki ile varlığım boynuz, diz ve ikiz kelimelerinde belli eden eski +z ekini gösterebiliriz. Artık bugün bu ekler varlıklarını ancak belirli kelimelerde devam ettirebilmekte, yeni türetmeler yapmamaktadırlar.

 

Bunun gibi, eski körk ve körklü kelimeleri de kullanılıştan düşerek bugün yerlerini güzel ve güzellik kelimelerine bırakmışlardır. Aynı durum, yalnız bir dilin ekleri ve kelimeleri için değil, hatta müstakil diller için bile söz konusudur. Milattan birkaç bin yıl önceki devirlerin canlı ve yaşayan dilleri olan Hitit, Akad ve Sümer dilleri, çeşitli etkenler altında zamanla varlıklarını kaybederek ölü diller durumuna düşmüşlerdir. Bugün bu dillerin vaktiyle yaşamış olduklarını, ancak arkeolojik kazılar ile bize kadar gelebilen tabletlerden, çeşitli belge ve metinlerden anlıyoruz. Buna karşılık dilde kendi kendini yenileme, yeni ek ve kelimeler ortaya koyma özelliği de vardır.

0