Soru

Cevaplar

suicideseason kullanıcısının avatarı
Suicideseason cevapladı

İletişim Becerisi Yetersizliğinin Bazı Nedenleri
Çeşitli toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da iletişim becerileri yetersiz bireyler bulunmaktadır. İnsanların bir grubu aşırı derecede çekingen bir kısmı ise fazlaca saldırgandır. Çekingenlik ve saldırganlık özelliklerinin tam ortasında ise sağlıklı iletişimi anlatan atılganlık iletişim özelliği bulunmaktadır.Atılganlık kişilik özelliği ise “başkalarını küçük görmeden onların haklarını yadsımadan kişinin kendi haklarını koruyabilme yolu olarak geliştirilen bir çeşit bireyler arası ilişkiler biçimi” olarak tanımlanır (6). Ülkemizde iletişim yetersizliğinin ya da atılganlık düzeyinin düşüklüğü ile ilgili çeşitli araştırmalar yapılmıştır.
Oskay (1981) ve Köknel’in (1986) çalışmalarında; çocuk eğitiminde ailenin ve çevrenin çocuğun yaşına ve gelişim çağına uygun olmayan beklentilerinin olması ailenin bu beklentilerinin gerçekleşmesi için aşırı baskı ve dayağa varan ceza ve şiddet yöntemlerine sıklıkla başvurması yetişkinler arasındaki iletişim bozukluğunun temel nedenlerinden birisi olarak açıklanmaktadır(7 8).
Toplumumuzdaki iletişim sorunlarından bir bölümü de kuşak çatışması ve kuşaklar arası anlayış farkının büyük boyutlara ulaşmasından kaynaklanmaktadır. Ülkemizdeki genç kuşak düşüncelerine saygı duyulmasını düşüncelerini anlatma tartışma fırsatının kendilerine tanınmasını toplumun kültür faaliyetlerine katılabilmeyi sorunlarıyla ilgilenmeyi toplumdan soyutlanmamayı kendi toplumuna yabancılaşmamayı ve sorunlarına sahip çıkmayı istemektedirler (9).
Köknel(1986) kuşak çatışmasının temel nedenini genç ve yetişkin kuşak arasındaki karşılıklı olarak gönderilen iletilerin çözülüp anlaşılamamasından yani iletişim kopukluğundan kaynaklandığını vurgulamaktadır. Köknel ailenin ve çevrenin gençle kurup sürdürdüğü iletişimde ve verilen iletilerde çelişmelerin olduğunu ortaya koyarak bunu şöyle açıklamaktadır. Aile bu yandan gence “büyüdüğünü” “kendi başına karar vermesinin sorumluluk yüklenmesinin gerekli olduğunu” anlatır öte yandan“aklın ermez” “sen daha çocuksun” denilerek tüm davranışları kısıtlanır. Bu çelişkiler gence de yansımakta ve onda da çelişkiler oluşturmaktadır.Genç istediği zaman kendini “koca adam” olarak görmekte bütün sorunlarını çözecek güçte olduğunu sanmaktadır.İstemediği durumlarda “ben daha çocuğum” aklım ermez düşüncesinden hareketle sorumluluktan kaçmaktadır (10).
Kasatura’ya (1991) göre; iki insanın birbirini anlamasını engelleyen en önemli etkenlerden biri de savunucu iletişimdir.Bu süreç bireyin benlik bilincini koruma ihtiyacından çıkmıştır.Bireyin kendini savunma özelliği arttıkça iletişimdeki verimin düştüğünü savunma azaldıkça iletinin anlamına ve yapısına daha çok dikkat edildiği gözlenmiştir.
Birbirinden çekinen ve aralarında olumsuz bir değerlendirme bulunan bireylerin etkili iletişim kurabilmeleri için öncelikle güven ortamının oluşturulmasının gerekli olduğu ifade edilmiştir. Çevresindeki insanlarla başarılı iletişim kuran yetişkinlerin kişilik özelliği incelendiğinde kendilerine güven duyan duygusal ve düşünsel yönden olgunlaşmış kişiler olduğu gözlenmiştir. Bu kişilerin bebekliklerinden itibaren güven ve sevgi dolu bir ortamda yaşadıkları görülmüştür. Ayrıca başarılı bir iletişimde duygudaşlık saydamlık ve etkin dinleme özelliklerinin bulunması gerektiği söylenmektedir. Duygudaşlık (empati) karşısındaki insanın duygularını anlama yeteneği; Saydamlık bir insanın rol yapmaması içi ile dışının bir olması; etkin dinleme ise karşısındaki bireyin söylediklerini de çözerek onun dünyasına girilebildiğini ve anlaşıldığının karşıya iletilmesini anlatır(11).
Tuncer (1979) ana-baba tutumlarıyla aile yapılarının çocuğun kişilik özellikleri geliştirmelerine etkisini incelediği çalışmasında farklı kültürel ögelerin egemen olduğu farklı toplumlarda aile yapıları ve benimsenmiş eğitim yöntemlerindeki farklılıkların toplumdan topluma değişen özgün kişilik çizgilerinin ortaya çıktığını açıklamaktadır.
Ülkemizin de içinde bulunduğu Doğulu ülkelerde girişken olmayan geleneklere bağlı kararsız ve aile bağları güçlü sınırlı davranışları etkin olan bireyler yetişirken; Amerika ve Batılı ülkelerde özgürlüğüne düşkün para ve başarıya önem veren gelenek ve soyluluğa bağlı olmayan davranışlarını belli kurallara göre düzenlemeyen aile bağları zayıf bireylerin toplumda genellikle çoğunlukta olduğu belirtilmektedir (12).
Geleneksel Türk eğitiminde; ailede çocuğun korunduğunu gözetildiğini girişkenlik ve merakın desteklenmediğini çocuğun içinden geçenleri açıkça söylemesinin engellendiği vurgulanarak; okul ortamında çocuğun sıkı bir denetime sokulduğu öğretmenin otoritesini benimseyen kurallara uyan çocukların ödüllendirildiği çok sayıdaki araştırmaların ortak bulgularıdır(13). Tuncer ülkemizdeki çocuk yetiştirme yöntemindeki önemli sorunun bireyler arası ilişkileri bozmadan aile bağlarını gevşetmeden; bağımsız kararlı ve girişken bireyler yetiştirmek olduğunu belirtmektedir
.



  • Yorumlar
  • Şikayetim var!
  • Teşekkürler (9)
  • oy ver Seviye: 2, Oylar: 12

Yorumlar

Bu cevap için yorumunu buraya yaz...
SeRKaN63 kullanıcısının avatarı
SeRKaN63 cevapladı

İLETİŞİMSİZLİK
İletişimin iki düzeyi vardır. Olayların algılandığı, yorumlanıp anlamlandırıldığı bireylerin öznel iç dünyaları ve bireylerin o durumda göstermek veya söylemek istediği mesajlardan oluşan sosyal dış dünyaları. İletişim durumlarında karşımızdaki bireyin gösterdiği sosyal dış dünyayı görürüz, gösterilen o yüzden mesaj alırız. Fakat gösterilen o sosyal yüzün arkasında, gerçekte bir öznel iç dünya vardır ve mesajın gerçek anlamı bu iç dünyada oluşur. Gösterdiğimiz yüzler sosyal ortama uygun yüzlerdir. Birey, kendi öznel iç dünyasının doğrudan farkındadır. Öznel iç dünya bizim mahrem dünyamızdır, ancak bizim tarafımızdan gözlemlenebilir. İletişim anlamını ve anlamsızlığını bu iç dünyadaki algı ve yorumlarda bulur(Cüceloğlu: 2002: 66-67). İç ve dış dünya arasındaki fark iç çatışma yaşanmasına neden olur. İç dünyasını, yani gerçek duygu ve düşüncelerini ifade edebilen bireyin, iç dünyası ile dış dünyası arasındaki fark fazla olmadığından iç çatışması azdır. Bu birey sosyal yaşamında da kendidir. Sosyal yaşamı özgündür. Özgün yaşamı olmayan insan, iç dünyasında hissettikleri ve düşündüklerini davranışına yansıtamaz, bu insanın söyledikleri ve yaptıkları kendi iç dünyasının değil, başkalarının ondan beklentilerinden kaynaklanır. Bu birey, başkalarının kendisinden duymak istediklerini söyler, onların beklentilerine uygun davranır. Kendini yalnız hisseder(Cüceloğlu: 2002: 79). Bu durumdan tüm metabolizması olumsuz etkilenir. Dış dünya ile iletişim çatışması devam ettiği sürece, iç çatışması devam eder ve bu kısır döngü artarak sürer.
İnsanların birbirine güven duymadığı toplumlarda, kişilerarası, grup, örgüt ilişkilerinde, büyük-küçük, ast-üst, memur-amir gibi itaat ve tahakküm kurma anlayışına dayalı ortamlarda bireylerin iç çatışmaları fazladır. Tahakküm ve itaat kültüründe ezenle ve ezilenler vardır. Birey sürekli denetlenerek istenilen kalıba uygun davranması sağlanmaya çalışılır.
İnsan bir yandan iletişim kurar, sosyaldir. Diğer yandan bencildir, ben merkezcidir. Olayları karşısındakinin bakış açısı ile değil, kendi ben merkezci bakış açısı ile algıladığından empati kuramaz. İletişim çatışmalarında bireylerin ben merkezci davrandıkları çok net olmamakla birlikte genellikle fark edilir( Dökmen: 2005: 42-43). Karşımızdaki bireylerin dünyayı ve olayları algılama ve düşünme biçimlerinin yanlış olduğunu, bizim algılama ve düşünme biçimimizin ise tek doğru olduğunu düşünmek zihinsel ben merkezciliktir. Zihinsel ben merkezcilik fiziksel ben merkezciliği besler. Zihinsel ben merkezcilik bireylere özgü değildir. İçine doğduğumuz toplum sosyalleşme süreci içerisinde bize bunu öğretir(Dökmen: 2005: 47). İletişim kurarken aldığımız bilgiyi yorumlamak için olaylar, objeler ve insanlar hakkında kalıplaşmış, önceden saptanmış görüşler kullanılır. Bu görüşler, algısal kalıpları kullanmış olur. Olayları, objeleri ve insanları bu algısal kalıplara göre sınıflandırma işlemine önyargı oluşturma denir. Önyargı bireye özgü değildir. Sosyal olanın bireyden geçerek biçimlenmesi ve yeniden üretilmesidir. Önyargı kalıcıdır. Çünkü insanlar psikolojik olarak bilgiyi sınıflandırmaya ve kategoriler içine yerleştirmeye sosyalleşirler. Sosyal çevreden geçerek insanın fiziksel özellikleri ile algısal farklılıkları arasında ilişki kurulur. İnsanların ağırlıkları, boyları, vücut biçimleri, güçleri, sağlıkları ve beş duyularını kullanma becerileri belli yorum kalıpları içine yerleştirilir. Yerleştirme nesnel ve masum biçimde yapılmaz, çünkü yerleştirmenin temelinde daima belli amaçlar ve çıkarlar yatar. Bu amaç ve çıkarlar siyasal, kültürel, ekonomik biçimler içinde şekillendirilir. Algıların oluşumu sosyal deneyimler sırasındaki öğrenmeler ve öğretmenlerle oluşur ve değişir( Erdoğan: 2002: 163-164). Modern kitle iletişim araçları, kişilerarası ilişkilerden geçerek, algılar üzerinde önemli etkide bulunur. Farklıklar vurgulanırken aslında periyodik bir şekilde biçimsel olarak değiştirilen, yenilenen veya tekrarlanan benzerlikler sürekli teşvik edilir. Kitle iletişimi ile gelen bilgi, tüketimden geçerek, amaçlı olarak algıları etkilemek için seçilmiş ve biçimlendirilmiştir(Erdoğan: 2002: 165). Kitle iletişim araçları, haber, yorum, film, reklam gibi gönderdiği mesajlarla dış dünyayı algılamamız üzerinde çok etkilidir. Olayları, olguları, kavramları iyi ve kötü kategorisinde bize empoze eder. Toplumsal değer yargılarımızın oluşmasında etkili olur. Bu değer yargıları ile dış dünya ile ilişkilerimizi yürütmeye çalışırız. Kitle iletişim araçlarının gönderdiği mesajları algılamamızda bizim kendi kendimizi gerçekleştirdiğimiz süreç - kişisel tarihimiz - bunda çok etkilidir.

  • Yorumlar
  • Şikayetim var!
  • Teşekkürler (11)
  • oy ver

Yorumlar

Bu cevap için yorumunu buraya yaz...