Cevaplar

2012-11-06T21:06:49+02:00

Kültür Bir toplumun dil din ırk yaşayış biçimi gelenek ve görenek bütünüdür

İlişkisiyse dil ile ifade ettiği herşey kültürünü oluşturur

sınavda çıktı sende dikt  et :D

1 5 1
2012-11-06T21:07:36+02:00

Dil ve Kültürle ilgili Mehmet Kaplanın makalesi.Oku mutlaka faydası olacak


Ziya Gökalp, dili kültürün temel unsuru sayar. O, bu görüşünde haklıdır. Zira dil, duygu ve düşüncenin adeta kabıdır. Bir milletin bütün duygu ve düşünce hazinesi, dil kabına veya kalıbına dökülür ve bu dil kabı ile yerden yere, nesilden nesile aktarılır. Yazı, dilin sesini kaydeden bir vasıta olarak dilin bir parçasıdır. Fakat kültür, söz ile de bir millet arasına yayılır.


            Dil kültürün temeli olduğuna göre, bir milletin dili ifade ettiği sözlü, her şey kültür kavramına girer. Sabahtan akşama kadar evde, sokakta, işyerinde konuşan halk, farkında olmadan dil tarlasını eker, biçer. Dilin duygu ve düşünce ile dolmasının sebebi, günlük hayat çok yakın olmasıdır.


            Aslında dili yaratan hayat, daha doğrusu sosyal hayattır. Anne çocuğuna bir oyuncak verir: “ Bak sana otomobil getirdim” der. Böylece çocuk oyuncak otomobil ile beraber “otomobil” kelimesini öğrenir. Fakat dil her zaman böyle bir eşya gösterilerek öğrenilmez. Bebek etrafında manasını anlamadığı birtakım sesler duyar. Zamanla onların bir şeye tekabül ettiğini öğrenir.


            Dil deyince, konuşulan ve yazılan bütün kelime ve cümleleri anlamak lazımdır. Halk günlük hayatında kelimeleri menşelerine göre ayırmaz. Onu ilgilendiren, kelimelerin manası, işe yaramasıdır. Bir bakkal dükkanında on dakika oturup halkı dinleyerek hangi kelimeleri kullandığını tespit edebilirsiniz.

            İlle öztürkçe yazılmamış, “normal”, “tabii” yazılı bir mahsulde, bir gazete veya kitapta da bu işi yapabilirsiniz. “Normal” ve “tabii” konuşan halk gibi, “normal” ve “tabii” yazan bir yazar da kelimeleri menşeine değil, manasına, nüansına ve işe yararlığına önem verir.


            Konuşma veya yazı dilinde kelimeleri, Türkçe, yabancı diye ayırmak “normal” veya “tabii” konuşma ve yazmaya aykırı bir davranıştır. Bu yapma tutumu kırılgan kadınların hal ve tavrında olduğu gibi derhal fark edersiniz. Böyle yapanlar dikkatlerini bahşedecekleri şeye verecekleri yerde belli kelimelere verirler. Onlar için önemli olan eşya, duygu ve düşünce değil, öztürkçe kelimelerdir. Bir yazarı değerlendirirken, fikirlerine değil, kullandığı kelimelere bakarlar. Onlara göre öztürkçe kelimeler kullananlar iyi, kullanmayanlar kötüdür. Bu ölçüyü öztürkçeden önce yazılmış eserlere tatbik ederseniz hepsi kötüdür. Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galib, Fikret, Akif, hatta Yahya Kemal, Reşat Nuri bile…


            Böyle bir davranış tarzının ne kadar barbarca olduğunu buna göre ölçebilirsiniz.


            Her millet dilini ve kültürünü yüzyıllar boyunca yoğurur. Bu esnada o, akan bir nehir gibi, içinden geçtiği topraktan bazı unsurları alır. Her medeni milletin konuşma ve yazı dili, karşılaştığı medeniyetlerden alınma kelime ve deyimlerle doludur. Bu bakımdan bir her milletin dili, o milletin çağlar boyunca yaşadığı tarihin adeta özetidir. Dile bu gözle bakılırsa mana kazanır.


            Batılı dil alimleri, filologlar yazılı ve sözlü kültür eserlerini incelerken, bir arkeolog gibi hareket ederler. Bir nevi “dil arkeolojisi” yaparlar. İlkin incelediklerini metnin tarihini tespite çalışırlar. Zira, her metin dil tarihinin bir kesitini verir. O kesite, o anda bulunan ve o ana kadar dile girmiş olan her kelimenin, yerli, yabancı ayırmaksızın yazılışı, söylenişi, manası, dikkatle tespit edilir. Zira en küçük bir işaret, bir ses değişmesi, o kelime hatta bütün metnin manasını değiştirebilir. Eğer Sümerce bir metinde Tanrı ve at kelimeleri Türkçe Tanrı ve at manalarına geliyorsa, bu, bütün insanlık tarihine yeni bir gözle bakmayı gerektirir. Bundan dolayı dil alimleri, filologlar eski metinleri incelerken kılı kırk yararlar. Kelimelerin menşeleri onları dil ve kültür tarihi bakımından ilgilendirir. Göktürk harfleriyle yazılmış bir mezar taşında görülen Çince, Hintçe bir kelime, dil ve kültür tarihi bakımından önemli bir mana taşır. Türklere ait eski metinlerde sadece Türkçe kelimelere önem vererek, yabancıları bir kenara atmak hem kültür kavramına, hem de ilmi düşünceye aykırıdır. Dili bir milletin medeniyet tarihinin aynası olarak inceleyenler, ondan pek çok şey görürler.


            Dil ile tarih ve kültür arasındaki münasebeti bilen bir kimse dili tek başına alamaz. Zira dilde her kelimenin yazılış, ses, şekil ve manasını tayin eden, tarih ve kültürdür. Yunus Emre’nin şiirlerinin dilini, yazıldığı devir ve çevreden ayrı ele alamazsınız. Zira o ağacın köklerini gelenek ile beraber, yetiştiği topraklara sımsıkı bağlıdır. Bu da gösterir ki, filolog sadece dilci değil, geniş kültürlü, kafası dil gibi hayatın bütün imkanlarına açık bir insan olmalıdır.


            Kültür eserleri, dilin belli bir yer ve anda donmuş şekilleridir. Bu bakımdan onların abidelerden farkları yoktur. Kütüphaneler dil abidelerini toplayan müzelerdir. Dil, bir kap olduğuna göre onlara “duygu, düşünce, hayal müzeleri” demek gerekir. Biz eskiden yaşamış insanların hayat tecrübelerini, inanç ve değerlerini bu eserlerden öğreniriz. Aslında dili hem şekil, hem muhtevasıyla inceleyen filolojinin gayesi, insan kültürünü tanımaktır. Fakat bu görüşe ancak dil ile kültür arasındaki bağlantıyı görenler ulaşabilirler.

0