Cevaplar

2012-11-12T20:24:05+02:00

Tevekkül, insanın her işinde Allah'a güvenmesi ve O'na dayanmasıdır. Bu inanç insana güç verir, kuvvet verir.

2 3 2
2012-11-12T20:24:46+02:00

kader, büyük ve küçük olmak üzere iki daireden oluşur. Büyük daireinsan iradesinin geçerli olmadığı ve tesirsiz kaldığı bir dairedir. Bu büyük dairede insanın iradesi değil, Allah’ın takdiri hükmeder, insan bu dairede mutlak cebir içindedir. Bu daire, insanın başına gelecek her dert musibet, hastalık, sıkıntı, sevinç, nimet ve  vesaireyi içine alan bir dairedir. İnsanın hangi ana babadan doğacağı, cinsiyeti, hangi memlekette ve hangi şartlar içinde yaşacağına kadar her şeyi bu daire belirler.

Diğer küçük daire ise insanın cüzi iradesine bırakılmıştır. Bu daire iman veya küfür, günah veya sevap, iyilik veya kötülük gibi şeylerin tercih edildiği bir dairedir. Bunların icadı ve yaratılması yine Allah’a aittir, lakin özgürce seçilmesini Allah sonsuz adaleti gereği olarak insana bırakmıştır. Yani insan, iyiliği veya kötülüğü seçer, Allah da bu seçileni yaratır. Öyle ise yaratan değil, seçen mesuldür denilmiştir.

Kader, Allah’ın ezeli ilim ve iradesi ile her şeyi takdir etmesi ve bu takdiri levh-i mahfuza yazmasıdır. Yukarıda izah edilen küçük kader, insanın iradesine baktığı için, zorunlu takdir olan büyük kaderin kapsamına girmiyor. Dolayısı ile tevekkül, kaderin küçük dairesi ile ilgili değil, büyük dairesi ile ilgilidir.

Tevekkülün çerçevesi ve sınırları şu şekildedir: "Tertibi mukaddematta tefviz, tembelliktir." hükmünün manası; bir şeye ulaşmakta vasıta olan sebeplerin terk edilip, Allah’a havale edilmesine denilir ki, bu da tembellikten başka bir şey değildir.

Mesela, buğdayı elde etmek için Allah sebepleri tertip ile sıraya koymuş, önce tarlayı süreceksin sonra tohumlayacaksın sonra sulayacaksın sonra ilaçlayacaksın vs. Bu tertiplerden birini atlasan ya da sana bakan bu işlerden birini tembellik maskesi altında, güya Allah’a havale ediyorum deyip ilgilenmezsen, buğdayı alamadığın gibi tembellik damgasını da yersin. Zira Allah sana meşgale olsun diye sebeplerin hazırlanmasını ve uyulmasını mecbur kılmış, sen sebepler noktasında tevekkül edip sebeplerin hazırlanmasını Allah'a havale etsen, hem neticeyi alamazsın hem de tembel olursun.

Terettüb-ü neticede tevekkülün manası ise insan kendine düşen kısmını tamamıyla yaptıktan sonra yani yukarda denildiği gibi buğdayı almak için gerekli tüm sebepleri yerine getirdikten sonra artık neticeyi Allah'tan beklemek gerekir; işte buna tevekkül denir. Neticeyi Allah'a havale etmek gerekir, zira insanın bu hususta yapacak bir şeyi kalmıyor, bulutları toplamak, yağmur vermek, buğdayın kızarıp olgulaşmasını sağlamak için güneşi istihdam etmek, bunlar insanın elinin ulaşacağı şeyler olmadığı için bunlara tevekkül gerekiyor. Onun için sebeplerde değil, neticede tevekkül etmek gerekiyor. Sebeplere tam uymak çalışkanlık; neticeyi Allah’a havale etmek ise tevekkül oluyor. İkisi de güzel ahlaktan sayılmışlardır.

Mümin, her şeyin tedbir ve dizgininin Allah’ın kudret elinde bildiği için, hiçbir şeyden endişe ve telaş etmez. Mümin bilir ki Allah bir musibeti hakkımızda takdir etmiş ise bundan kurtuluş yoktur. Yazılmayan bir musibeti de hiçbir güç başımıza getiremez. Bu tevekkül ve düşünce mümini rahatlatır ve cesur kılar. İşte bu düşünce bir nevi psikolojik yükün, yani hadisler karşısında endişe ve telaş etmenin tevekkül vasıtası ile kadere atılması ve Allah’ın ismini almakla o belalardan kurtulmaya işaret ediyor.

Ama kafir, Allah’a ve onun kainattaki tedbir ve idaresine inanmadığı için, her şeyi tesadüfe veriyor. O zaman başına her an bir iş bir musibet gelmesi muhtemeldir. Zira onun inancına göre kainattaki her şey plansız ve programsızdır. Öyle ise her an her şey başına gelebilir. Bu yüzden her şeyde bir endişe bir telaş duyar. Her hadise karşısında korkar ve titrer. Acaba bu musibet bana dokunur mu der, hayatı zehir olur. Üstad Hazretleri  bu manaya örnek için Amerika da olmuş bir olayı söylüyor. Kuyruklu yıldız dünyanın yakınından geçince, acaba dünyaya çarpar mı endişesi ile imanı ve tevekkülü olmayan veya zayıf olanlar çok korkmuşlar, hatta evlerinden çıkmışlar.

 Halbuki iman ve tevekkülü olan bir mümin bu olayda şöyle düşünür; "Şayet bu yıldız dünyaya çarpma emrini Allah’tan almış ise tevekkülden başka yapacak bir şey yoktur." der, hayret içinde çarpmasını izler. "Eğer emir almamış ise bu yıldız haddini aşıp vazifesi olmadığı halde dünyamıza çarpamaz." der, endişe ve telaştan kurtulur. İşte Mümin Allah’ın ismi ile hareket ettiği için her şeyde rahat yüzü görür.

"Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır."(1)

İnsanın arkasındaki kuvvet ne kadar ise, emniyet ve gücü de o kadardır. Mesela valiyi arkasına alan bir adam sadece valinin gücü kadar kuvvet kazanır, padişahı arkasına alan adam ise padişahın kuvveti kadar bir kuvveti arkasında zahir bulur.

Öyle ise Allah’ın kudret ve zenginliğine iman ve tevekkül ile yaslanan adam, Allah’ın sonsuz kudret ve zenginliğini arkasında zahir bir kuvvet olarak bulur. Allah’a teslim ve tevekkül eden adam kimseden korkmaz, kimseye eyvallahı olmaz demektir. Burada askere kaydolmaktan maksat, insanın iman ve tevekkül ile müminler sınıfına kaydolmasıdır.

2 3 2